Yaklaşık 30 yıl önce 1977 yılında İFSAK’a üye oldum. Bu olay, sanata ilgi bağlamında yaşamımda miladdır; İnsanı insan yapanın tutkuları olduğunu, sosyalleşmenin, yaşama toplumsal gözlükle bakmanın kaçınılmazlığının bilincine varmanın, sevginin, arkadaşlığın özveriye dayanan zor bir yolculuk olduğunu anlamanın, bireyin kendini düşünce varlığı olarak biçimlendirmesinin emek yoğun çabanın ürünü olduğunu görmenin, engellerin yürek ve beyinle aşılacağına inanmanın miladı.
 
Bence, sanatın sunduğu birincil nimet insanın sıradanlığa tahammülsüzlüğüdür. İlk bakışta fark edilen güzeli aşarak kendiliğindenli güzellikler keşfetmesi ve onu yeniden yaratmasıdır. İFSAK’ın bana verdiği şeylerden ilki amatörlük anlayışının  içselleştirilmesidir. İkincisi yaşamı içten, sıcak, duygu ve düşün harmanıyla sarıp sarmalama tutkusunun ince ipi üstünde dengeli bir duruş gösterme çabama yardımcı olmasıdır. Sanat felsefesinin değerli isimlerinden Irwin Edman “kalitenizin ölçüsü, boş zamanlarınızda ne yaptığınızdır. Medeniyetlerin kalitesi de insanlara sağladığı boş zaman ve bunun kalitesiyle ölçülür” diyor. “Boş zaman” kavramı oldukça esnektir. Yaşamın tümü tutkular doğrultusunda değerlendirilecek bir “boş zaman” olarak düşünülebileceği gibi dar anlamda geçim parasını kazanma dışında kalan zaman olarak da görülebilir. Amatörlük ruhu her iki yaklaşım arasında bir köprü.

Okumak, kendini yetiştirmek, güzel sanatlara sınırsız ilgi duymak, tarih ve toplum bilinci oluşturmak yapılacak işleri etkili bir biçimde ortaya koymanın en doğru yolu bence. Önce, “Ben neyin peşindeyim” sözünün yanıtını vermeliyim; ilk başta ülke fotoğrafının kurumlaşması yolunda verdiğim çabanın paralelinde belli projeler doğrultusunda tematik fotoğraf sergileri gerçekleştirdim. Ardından, daha geniş bir kitleye sesimi duyurabilme, düşünsel anlamda bir hareketlilik yaratabilme, tarihsel değerlerimizi ortaya çıkarma, taş taş üstüne koyabilmeyi kolaylaştırma derdine düştüm. 1980’li yılların başında, arka planı olmayan bir toplumsal tablonun parçası olmak istemediğim için fotoğraf yazınına ve araştırmalarına kendimi adadım. Estetik tarihini, insanların öz niteliklerine ilişkin yaratım sürecinin betimlenmesi olarak değerlendirdim. Köşe noktalarda mantık, estetik, akıl dünyası ve duygu yükü bulunan dörtgenin merkezinde bulunan “insan”ın en doğru, en somut çözümünün sanatsal yollarla gerçekleşeceğine inandım. Yaşamı sanatlaştırmanın, içinde yaşadığımız değerlerin farkındalık boyutuna, ona sahip çıkılmasına ve geliştirilmesine bağlı olduğunu biliyordum.  Yaşamı yönlendirme yeteneğini, enerjisini daha yükseklere taşıma sorumluluğu aynı zamanda varoluşun anlamını sorgulama zorunluluğunu da birlikte getirmektedir. Sonuçta, bir enstrüman olarak kendimizi fiziki, ruhsal ve zihinsel anlamda doğru kullanma durumundayız. Sanata gönül vermek tam anlamıyla, çağdaş ve modern olmakla örtüşmektedir. Delacroix “kendi içine bu kadar sık, bu kadar keskin ve bu kadar soruyla bakan adam düpedüz moderndir” diyor. Ben “kendi içine bakmak”dan “dünyanın içine bakmak”ı anlıyorum. Yaşamımın 1980-2004 döneminde 170 kadar dergi ve gazete yazısının yanısıra ikisi yayımlanmayı bekleyen on bir kitap projesini gerçekleştirdim. Bunlar arasında beni en çok sevindirenlerden biri, eşim Nursen Karas’ın ilk gençlik yıllarının şiirlerini, benim ilk dijital fotoğraf çalışmalarımı içeren “küçük ve şık” bir ortak yapım örneği olan “Küskün Kuşlar Göçe Kadar” adlı kitaptır.

2004 yılının Nisan ayında dijital fotoğraf makinesinin cazibesine dayanamayarak tekrar fotoğraf çekmeye başladım. Bilgisayar tutkusu, kendi çapında photoshop yazılımını kullanma becerisi, iyi bir dijital fotoğraf makinesi ve duygusal, düşünsel anlamda yılların birikimi bir araya gelince işler ortaya çıkmaya başladı. İlk gerçekleştirdiğim proje İstanbul gecelerini lirik bir bakışla ele alan “İyi Geceler İstanbul” adlı çalışmaydı. Ardından, yalın doğa içinde yapılan “Evrenle Kucaklaşma” adını verdiğim meditatif dans çekimini gerçekleştirdim. Bana esin kaynağı olan, “Bu pencereden siz de bir bakın ve kendinize göre beklentisiz ama farkındalıkla bir güneş doğurun” diyen, insanlık macerasını dans ederken elleriyle biçimlendiren Sermet Tezel ustaydı. Öne çıkan üçüncü proje “Müzik, Ritim, Yaşam ve Büyü” başlığını taşıyordu. Bunu “bizim Romanlar”, “Vapur ve Martı”, “Ortodoks Kilisesi Ayinleri”nin ardından, insanlığın kaderini belirleyen ‘el’ üstüne kurulmuş “Uzat Ellerini Bana” ve 2007’nin Mevlana yılı olması nedeniyle hazırladığım “Semazen” adlı projeler izledi. Gücüm yeterse yıllarca sürecek, damla damla birikecek, inişleri, çakışları, umutları, umutsuzlukları, iç fırtınaları, çekişmeleri, uzaklaşmaları, kavuşmaları ve mutluluktan eksik keyifleri olan projeler.

Fotoğraf projelerimde iç hesaplaşmalara,insanlık çıkmazlarına, ruhsal fırtınalara, güzellik ve yetkinlik duygusuna ilişkin titreşimleri somutlaştırmaya özen gösteriyorum. Bu özen bence, varoluşumuzun anlamını sorgulama sorumluluğuyla aynı arabaya koşulmuş iki güçlü at gibidir. Günümüz basın yayın organlarının yarattığı görüntü sağanağının dışına düşen, kişiselleştirilmiş öyküler giydirilen bir görsellik, “En iyi fotoğraf çekilmeyen fotoğraftır” düşüncesinin yarattığı bir inançla varolma yolunda keyifli bir “paylaşma” oyunu peşindeyim. Gerçekle kurmacanın iç içe geçtiği kendimizi başkalarına anlatacak imgesel tasarımları görselleştirme serüveni. Buna, konuların birbirini tamamlayan form, renk, ışık, gölge ve ton geçişleri gibi özelliklerini kullanarak bir ahenk yaratmak da diyebiliriz. Ben, fotoğraf büyüsünden, yeni ufuklar sezinleten, düşündüren, düşleten, sevindiren, hüzünlendiren ya da insanla nesnel gerçekler arasında estetik ilişki dengesini kurabilen fotoğrafların etkileme gücünü anlıyorum. David Hurn, bunun adını “Görsel olarak dünyaya yanıt vermenin saf coşkusunu keşfetme” koymuş. Doğal olarak, fotoğrafçının ışık duygusunu içselleştirmesi koşuluyla.
     

Size, geride bıraktığım son 40 yılın kültürel izlerini kalın çizgileriyle özetlemeye çalışırken en önemli yanına değinmedim. Fotoğraf dostlarımdan söz etmedim. Onlar arasında Cumhuriyet dönemi fotoğrafçılığımızın ilk yıllarına tanık olmuş kimselerin yanısıra günümüzün çok genç amatörleri de vardır. Geniş bir zamana yayılmış, çok renkli bir fotoğrafçı yelpazesi. Eskilerin birçoğuyla röportaj yapma fırsatı buldum.  Geride bıraktığım yılların kazanımları olan dostlarım bana hatalarıyla sevaplarıyla insanları bir bütün olarak sevme, ortaya koydukları işlerden çıkardığım dersler sonucunda çalışmalara öz ve  biçim açısından çok yönlü, esnek bir bakış getirme konusunda yol gösterdiler.
              

Tüm sanatların üstünde bir yere sahip olan ‘Yaşam sanatı’ özgürlük, eşitlik, sosyal adalet, demokrasi, paylaşma, insan hakları ve barış zemininde yükselmektedir. Bu nedenle plastik sanatların amaç değil, araç olarak benimsenmesi gerektiği düşüncesindeyim. Odağında ‘İnsan’ olan yaşanılır bir dünyanın biçimlendirilmesi konusunda sanatçılara inanmamız, güvenmemiz, çalışmalarını değerlendirmemiz, bize ne ölçüde yeni bir yaşam soluğu getirip getirmediklerine  bakmamız gerekmektedir. Bir toplumsal varlık olarak insanı nerelere alıp götürdüklerine, yarattıkları heyecan, duygu ve düşünce fırtınası içinde geçmişiyle geleceğiyle kendini bulmasına ne ölçüde katkıda bulunduklarını sorgulamalıyız. Bence, bu çabayı gösterenlerle sanatçılar aynı yolun yolcusu, aynı şenliğin parçasıdır. Yaşamım boyunca varlığıma anlam katan sanat  denizinin kıyısında köşesinde bulunmak, yakamozunu izlemek vazgeçilmez bir tutkum oldu.   
 

Seyit Ali Ak.