Fotoğraf Ve Kartpostallarıyla
Girit’ten İstanbul’a Bahaettin Rahmi Bediz.

2004 / Fotoğraf ve Kartpostallarıyla
Girit’ten İstanbul’a Bahaettin Rahmi Bediz
Beyaz Atlı Fotoğrafçı
1875-1951
İletişim yayını

Fotoğraf Ve Kartpostallarıyla Girit’ten İstanbul’a Bahaettin Rahmi Bediz - Seyit Ali AKTarih, Zaman Ve Zemin

    Her insan bir bellek taşır; yaşadığı toprak, coğrafya, iklim, zaman, yakınları, işi, heyecanları, duyguları, düşünceleri, yapıtları bir şeylerin üstüne yazılarak kara kutuya konur. Ölümden sonra kara kutusu ya bulunarak değerlendirilir ya da sonsuza değin yok olur. “Zaman seline göğüs gerenler, kuşaktan kuşağa yaşayıp dururlar. Ölenlerin mezarları bile yoktur.” Sözü buradan gelir.


    Bence zaman, nerede başladığı ve biteceği belirsiz bir izlektir.Bilinç akışı çizgisinde zamanın göstergesi  tarihtir. İnsanın bir zaman merdiveni vardır. Her adımda bir basamak öncesiyle sonrası arasındaki süreci belirleyen zamandır. Zaman içindeki yerimizi “Tarih” atarak belirleriz.Gerçeklik bilgisiyle işleyen “Tarih” yaşamı okumanın, kavramanın en etkin yöntemidir.


    Bir insanı cisimlendirme, yaşam ayrıntılarının algılanmasına, “Farkındalık” boyutunun derinliğine ve genişliğine bakılmasına, yapıp etmeler harmanın kendi öz suyuyla doğru ve güzel karılmasına bağlıdır.
       

    Zamanı “Kültürel olgu” olarak kabul edenler geçiciliğine inanmaz, yaşamın bitimsiz olarak bir yeniden kurma süreci olduğunu bilirler. Alman filozofu Hegel’e göre, varlık yokluğun hem karşıtı hem de koşuludur. Varlığı yaşam, yokluğu da belirsizliği ve göreceliği nedeniyle zaman olarak alırsak zaman/kültür ilişkisinin gerçekliği olanca esnekliğiyle vurgulanmış olur kanısındayım.


    Zamanı ölüm düşüncesinden soyutlayamayız. Doğumla ölüm arasında kurulan anı köprüsü yok olma kaygısına karşı gösterilen bir tepkidir. Bu tepkiyi tarih bilinciyle belleklere  perçinleriz. Olayları birbiriyle zamanı kullanarak ilintiler, geleceği biçimlendirilmiş düşsel bir zaman dilimi olarak kurmaya çalışırız. Tarih, insanın geçmişten geleceğe uzanan kalıcı anlam arayışıdır.


    Bir insanın yaşamını yazma, kara kutunun içindekileri çözme ve yeniden yaratma çabasıdır. Tarih geçmişle gelecek üstüne sözleşmedir. Yapısında nerede yanlış, nerede doğru ve güzel yaptığımızın yanıtını buluruz.


    Onda gövdeli, soluk alan, yorum çeşitliliğinin serinliğinde yaşlanmaya yazgılı, gün batımı renginde şarabın özgürlüğe tutkun kışkırtıcılığı vardır. 

 

SEYİT ALİ AK
2004

 

 

YAZILANLAR

 

 

Virgül Sayı 7 9 Aralık 2004
Gökhan Akçura
Beyaz atlı bir fotoğrafçı

 

Seyit Ali Ak yine hayırlı bir iş yapmış. Tarihin derinliklerine uzanıp, elli küsur yıl önce ölmüş olan önemli bir fotoğrafçımızın ayrıntılı künyesini ortaya çıkarmış. Ama ne künye! Yüzlerce fotoğraf, kartpostal ve belgeden oluşan, çok kaliteli bir baskıyla gerçekleştirilmiş bir kitaptan söz ediyoruz.


Bahaettin Rahmi Bediz, Girit'te yaşayan bir Osmanlı ailesinin oğlu. Babasının memur olarak kısa süre görev yaptığı İstanbul'da 1875 yılında dünyaya geliyor. Baba Rahmi Giridî, pek aktif olmasa da sıkı bir Abdülhamid muhalifi. Bu özelliği oğlunda da karşımıza çıkacak. Bahaettin Rahmi ilköğrenimine 1881 yılında döndükleri Girit / Hanya'da başlar. Ama babasının yeniden İstanbul'a atanması nedeniyle eğitimine İstanbul'da devam edecektir. İstanbul Galatasaray Lisesi'nin beşinci sınıfında okurken, babasının ölümü üzerine (1895) sertifika alarak okuldan ayrılır ve Girit'e döner. Kandiye'de bir kırtasiye mağazası açar. Öte yandan Girit'te durumlar iyice karışmış, Osmanlı'ya karşı bağımsızlık bayrağı açılmış, adada İngiliz, İtalyan, Fransız ve Rus koruması altında özerk bir yönetim kurulmuştur (1897).


Birkaç İtalyan askerinin kırtasiye dükkânının köşesinde duran "metruk" bir fotoğraf makinesini görmesi ve Bahaettin'i zorlayarak fotoğraf çektirmesi genç adamın hayatında bir dönüm noktası olur. Hiç aklında olmayan bir işe, fotoğrafçılığa başlamış, giderek stüdyosunu büyütmüş, yanına yardımcılar bile almıştır. Kendisiyle yıllar sonra yapılan bir konuşmada şunları söyler: "Şurasını da belirtmek isterim ki ben Girit'te fotoğrafhane açan ilk Türk değilim. Benden evvel Hanya'da muvaffakiyetle atölyesini işletmekte olan Salih Bey isminde bir sanatkârın hatırasını burada saygı ile anıyorum."
Bahaettin Rahmi stüdyo çekimlerinin yanısıra dış çekimler de yaparak işlerini geliştirir. Özellikle yabancı askeri güçlerin kamplarında, askeri veya sivil törenlerde çektiği fotoğraflar büyük beğeni kazanır. Galatasaray Lisesi'nde gördüğü eğitim onun Batı kültürüne yakınlaşmasını sağlamıştır. Onunla aynı dönemde yaşayan Giritlilerin belleğinde, iyi Fransızca konuşan, fotoğraf malzemelerini sürekli izlediği Avrupa'dan getiren, mesleki kültürünü yabancı dilde kitapları okuyarak geliştiren; ince, şık giyimli bir adam olarak yer almıştır.


Bahaettin Rahmi'nin stüdyosunu açtığı yıllarda, Sir Evans da otuz beş yıl boyunca sürdüreceği Knossos Sarayı kazılarına başlamıştır. Bahaettin bu kazılara fotoğrafçı olarak katılır ve belgesel değeri yüksek olan fotoğraflar çeker. Aynı yıllardaki bir diğer önemli etkinliği ise, fotoğraf sanatının yayılması için giriştiği uğraşlardır. Hem bu sanatı öğrenmek isteyenlere yardım etmekte hem de amatör fotoğrafçılığı teşvik etmek için yarışmalar düzenlemektedir.


Döneminin siyasal ve tarihsel özelliklerini iyi değerlendiren Bahaettin Rahmi, bir süre sonra kartpostal yayıncılığına da başlar. Seyit Ali Ak belgelere dayanarak, onun iki yüzün üstünde kartpostal yayımladığını belirtir. Bunları genellikle, alışverişlerini yaptığı Belçika'da bastırır. Bu kartların çoğunu bugün Girit'teki dükkânların duvarlarında görmek mümkündür.


Bahaettin Rahmi babasının yolunda yürüyerek Abdülhamid muhalifliğini sürdürür ve sıkı bir Jön Türk olarak, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Girit şubesini açar. Girit Meclisi'nde Müslüman halkı temsil etmek üzere mebus seçilir. 1908 yılı, önemli gelişmelerle gelir. Osmanlı İmparatorluğu'nda II. Meşrutiyet'in ilan edilmesinin ardından, Girit de Yunanistan'a katıldığını açıklar. Yabancı askerler çekilir, adada huzursuzluk artar, ticari alanda ise pazar küçülmeye başlar. Bahaettin Bey bir yandan İstanbul'da stüdyo ve ev aramaya başlar. Girit'teki stüdyoyu öğrencisi Hamza Rüstem'e bırakır (o da şehrin kurtuluşundan sonra İzmir'e gelip mesleğini burada sürdürecektir). Bir yandan da Osmanlı aydınlarıyla birlikte Avusturya'ya inceleme gezisine gider.


Bahaettin Rahmi 1910 yılında İstanbul Divanyolu'nda açtığı stüdyoya Resne adını verir: Resne Fotoğrafhanesi-Photo Resne. Bu adı vermesinin nedeni hürriyet kahramanı Resneli Niyazi Bey'e duyduğu hayranlıktır. Stüdyosunu açtığı günlerde kentin fotoğraf piyasasını gayrimüslimler elinde tutmaktadır. İlk altı ay çok sıkıntı çeker. Ama ardından işleri açılır ve stüdyosu giderek büyür. Avrupa'dan mal getirerek fotoğraf malzemeleri ticaretine başlar. Yanında çalışanların sayısı yirmiye çıkar.


Ama giderek koşullar değişir. Savaş ve işgal yılları sorunlarla birlikte gelir. Cumhuriyetin kurulmasının ardından Ankara İktisat ve Ticaret Vekaleti'ne yazdığı raporda, tüm alanlarda olduğu gibi fotoğrafçılıkta da yaşanan krizi anlatır. Resne Fotoğrafhanesi de benzerleri gibi zor durumdadır. Ülkede bu sanatın gelişmesi için neler yapılabileceği konusundaki düşüncelerini aktarır. Ama düşünceler bir işe yaramamaktadır. Bahaettin Bey başka işler yaparak hayatını sürdürmek zorunda kalır. Mersin'e giderek bir briket ticarethanesi kurmaya kalktıysa da başarılı olamaz. İstanbul'a dönüp yeniden fotoğrafçılık yapmak ister, ancak işler iyi gitmez. Sonunda İzmir'e gitmeye karar verir.
Bahaettin Rahmi, oğlu Rıza Bey'i yanına alarak İzmir'e gider ve 1936 yılına kadar birlikte çalışacakları atölyeyi kurar. Eski öğrencisi Hamza Rüstem'in de burada olması İzmir'i tercih etmesinin nedenlerinden biridir. İki eski dost, rakip de olsalar, arkadaşlıklarını sürdürürler. Kentteki ilk yıllarında İzmir Antikite Müzeleri'nin hususi fotoğrafçılığını yapar (o dönemin İzmir rehberlerinde sürekli Foto Resne imzasının karşıma çıkmasının nedeni demek buymuş). Ama Bahaettin Bey artık yaşlanmıştır ve işleri eskisi gibi götürememektedir. Stüdyoyu kapatır ve 1937 yılından itibaren Dil Tarih Kurumu'nda fotoğrafçı olarak çalışmaya başlar. Kurumun hem Ankara merkezinde hem de taşrada yapılan kazılarında görev alır. Alacahöyük, Karaz ve Pazarlı kazılarına katılır. 1946 yılına kadar bu kurumda çalıştıktan sonra görevinden ayrılır. Kısa bir dönem, Ankara'da Fotoğraflar Küçük Sanat Kooperatifi yöneticiliğini yapmışsa da, yaşı ve sağlığı artık çalışmasına izin vermemektedir. Bir süre sonra da, prostat kanserini yenemeyip yaşama veda edecektir.


Buraya kadar aktardıklarım Bahaettin Rahmi Bediz'in bire bir meslek yaşamıyla ilgili olan bilgiler. Ama elimizdeki kitapta, ailesi, bastırmayı gerçekleştiremediği kitabı, "doğal ışık tutkusu" gibi mesleki saplantıları, insani yönleri de var. Hem de tüm dönemlerini içeren fotoğrafların eşliğinde... Bir resimli roman gibi, Bahaettin Rahmi Bediz'in, ailesinin ve çevresindeki olayların öyküsünü izliyoruz.


Seyit Ali Ak'ın kitabı birçok açıdan başarılı. Öncelikle, yaşamı oldukça geride kalmış ve yaşamöyküsüne dair ayrıntılar pek bilinmeyen bir fotoğrafçımızı bütün yönleriyle tanımamıza olanak sağladığından. Burada, sanırım Bediz'in ailesinin de katkıları olmuş. Çünkü kitapta özel mektuplar, aile tarihine ait belgeler gibi, oldukça zor bulunabilecek malzemeler var. Kitabın başarılı bulduğum bir diğer yanı da, lüzumsuz süslemeler ve dolgu olsun diye konmuş bilgiler içermemesi. Bu tür kitaplar genellikle, bilgi eksiklerinin kapatılması için, başka kitaplardan kolaylıkla edinebileceğimiz dönemsel bilgilerle şişiriliyor. Elbette Seyit Ali Ak da başka kaynaklara başvurmuş ama gerektiği kadar ve abartmadan. Ayrıca Bahaettin Rahmi Bediz'in yaşadığı dönem ve coğrafyalar düşünüldüğünde, kolaylıkla başvurulabilecek milliyetçi söylemlerden de uzak kalmayı başarmış. 

 

Seyit Ali Ak
Fotoğraf ve Kartpostallarıyla Girit'ten İstanbul'a Bahaettin Rahmi Bediz
(Beyaz Atlı Fotoğrafçı 1875-1951)
İletişim Yayınları, 2004, 275 s.


Resimaltları

* Bahaettin Rahmi'nin hazırladığı Candia-Crete kartpostalı.
* Girit yıllarında Avrupai, şık ve Osmanlı.
* Fotoğraf atölyesinde çalışan işçileriyle birlikte.
* Rahmizade Bahaettin Bediz'in (sağ başta beyaz önlüklü) Kandiye'deki fotoğraf atölyesi.

 

****************************************************

 

 

Cumhuriyet Kitap Sayı 774 16 Aralık 2004
Kaya Özsezgin
"Girit'ten İstanbul'a Bahaettin Rahmi Bediz"
Resne fotoğrafçısının serüven dolu yaşamı

 

Girit'in Osmanlı yönetiminden henüz kopmadığı yıllarda, Kandiye yöresinde açtığı mütevazı bir fotoğrafhanede mesleğini icra eden, yaklaşık on beş yılı bulan bu dönemin ardından İstanbul'da ünlü Resne fotoğrafhanesini kuran, bu işini İzmir'de sürdüren, arkeolojiye ilgisinin yoğunlaştığı bir dönemini Ankara'da yaşayan ve İstanbul'da ölen Bahaettin Rahmi Bey kimdir? Bu "isimsiz" kahramanın, Türkiye'de fotoğraf tekniğinin, ustadan çırağa aktarıldığı ve meslek düzeyine ulaştığı bir döneme katkısı nedir? Seyit Ali Ak, kitabında bu ve benzeri soruların yanıtlarını arıyor.

 

Fotoğraf tarihçisi Seyit Ali Ak, fotoğrafımızın öncülerini konu alan bir yazısının (1992) girişine, Orhan Hançerlioğlu'nun anlamlı bir deyişini koymuştu: "Bunca aradığınız mavi kuş, kendi kafesinizdeki kuştur." Çoğu zaman ötelere uzanırken, yanı başımızda durup duran bir değeri fark etmekten ya da o değeri araştırıp ortaya çıkarmaktan uzak kaldığımızda, Hançerlioğlu'nun sözünü ettiği içimizde saklı kalan "mavi kuş"un sesini duymadığımızda, bir şeyler hep karanlıkta kalır ya, yıllarını fotoğraf ve kartpostal üretimine adamış Bahaettin Rahmi Bediz de o mavi kuşlardan biri işte. Girit'ten İstanbul'a, Rahmi Bediz'in Giritli bir aydın ve fotoğraf tutkunu olarak yaşamını adım adım izlediği kitabında (*), Seyit Ali Ak, kendi deyimiyle "kara kutu"nun içinde bunca zaman saklı durmuş olan malzemeyi eşeleyerek işe başlıyor.


Bu tür monografik bir etüdün olmazsa olmaz koşullarından biri, belki de başlıcası, ele alınan kişinin geride bıraktığı "evrak-ı metruke"yi ortaya çıkarmaktır öncelikle. Kitabın sayfalarına dağılmış olan birbirinden ilginç görsel malzeme, bu arada Bahaettin Bediz'in kimliğiyle ilgili bilgiler, bu kişinin üzerine tutulmuş bir ışık olmakla kalmıyor, Osmanlı'nın son döneminden Cumhuriyet döneminin ilk yıllarına uzanan toplumsal nitelikli olguların küçük bir dökümünü de veriyor, bu bunalımlı geçişin kısa bir panoramasını da çiziyor.

 

"İKON BİR KİŞİLİK"

Girit'in Osmanlı yönetiminden henüz kopmadığı yıllarda, Kandiye yöresinde açtığı mütevazı bir fotoğrafhanede mesleğini icra eden, yaklaşık on beş yılı bulan (1896-1909) bu dönemin ardından İstanbul'da ünlü Resne fotoğrafhanesini kuran (1910-1926), bu işini İzmir'de sürdüren (1927-1936), arkeolojiye ilgisinin yoğunlaştığı bir dönemini Ankara'da yaşayan (1937-1946), İstanbul'da ölen (1951) Bahaettin Rahmi Bey kimdir? Bu "isimsiz" kahramanın, Türkiye'de fotoğraf tekniğinin ustadan çırağa aktarıldığı ve meslek düzeyine ulaştığı bir döneme katkısı nedir?
Seyit Ali Ak, kitabında bu ve benzeri soruların yanıtlarını arıyor, ulaştığı belgelerdeki somut bilgilere dayalı olarak, doğumundan (1875) ölümüne kadar, büyük bir merak ve sabırla kendi kozasını ören bu meslek mücahidinin izini sürüyor. Gerçekte "ikon bir kişilik" (s. 14) gösteren Bahaettin Rahmi Bey, oradan oraya savrulduğu bir yaşam rüzgârı içinde idealist bir aydın, amaçlarına sonuna kadar bağlı kalmış bir sanat gönüllüsüdür.

 

GİRİT'TE BİR GÖÇMEN

Akdeniz'in ortasında, ada ve yarımadalarıyla kollarını birbirine uzatan iki ülkenin güneyinde, Roma ve Bizans'tan Venedik ve Osmanlı egemenliğine, birçok kültürü yaşamış, Ege havzası uygarlığına beşiklik yapmış Girit'e, babasının ölümü üzerine gelerek yerleşmiş bir göçmenin, fotoğraf gibi o yılların gözde bir mesleği çevresinde iş alanı bulması, bilgi ve becerisini geliştirmesi, kişisel bir çabayla ilgiliydi. Bahaettin Rahmi de, Fransa'dan getirttiği kitaplarla gerçekleştirmiş bir çabasını. Yunan savaşının başlamasından kısa bir süre öncesine rastlayan bu dönemde, Kandiye gibi yoksul ve olanakları kıt bir ortamda, onun yaptıkları küçümsenecek gibi değildir.
Ak'ın da belirttiği gibi, Osmanlı aydınının serüveni, çökme aşamasına gelen bir süreçle bağlantılı olarak yansıyor Bahaettin Rahmi'nin yaşamına. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişin karmaşık ve inişli çıkışlı gelişmeleri, bu sürece damgasını vurmaktadır. Sanatçının ilk gençlik yıllarında, İstanbul limanına demirlemiş yabancı ticaret gemileri arasında Osmanlı bayrağı taşıyanların sayısı yok denecek kadar az olduğu gibi, Pera'daki fotoğraf stüdyolarının tümü de azınlıktan gelen kişilere aittir. Böyle bir dönemde, Girit'e yerleşmiş bir Türk'ün fotoğrafçılık mesleğini sürdürmekte kararlı davranmış olması, kuşkusuz önemli bir gösterge olacaktır.
Yazar, aileyle ilgili kaynakları tarayarak ayrıntılı bilgilere ulaştığı sanatçımız hakkında, döneminin yayın organlarından da yararlanmış.

 

"BEYAZ ATLI FOTOĞRAFÇI"

Girit'teki karışık siyasal yaşam ve adaya egemen olmak isteyen güçlerin sürekli bir çatışma içinde bulunmaları nedeniyle, Bediz'in (sanatçının, soyadı yasasının çıktığı dönemde bu ismi seçmiş olması da ilginçtir) 1920'li yılların yıllarda başladığı fotoğrafçılığın oturmuş bir meslek haline gelmesi gecikmiştir. Gene de, daha 1850'li yıllarda, yani fotoğraf tekniğinin bulunmasından çok kısa bir süre sonra Girit'in başkenti Hanya'dan başlayarak, adada mesleğe meraklı bir kesim oluşmaya başlamıştır. Bu ekip içinde yer alanlar, değişik kökenlerden gelen kişilerdir (s. 37).
Adanın 1941'de bombalanmasıyla cam negatiflerin önemli bir bölümü yok olmuş olsa da, Ak'ın kitabını süsleyen fotoğrafların zenginliği, Bediz'e ait fotoğrafların iyi korunmuş olduğunu gösteriyor. 1925'te, mübadelenin arkasından, başka Türk kökenliler gibi Bahaettin Rahmi de adadan ayrılmıştı. Ancak, fotoğrafçımızın, adayla ilgili anı ve izlenimlerinin, bütün yaşamı boyunca canlılığını koruduğu anlaşılıyor. Bir röportajdan öğrendiğimize göre, Girit'teki fotoğrafçı dükkanının önünde bağlı duran beyaz bir atla -bundan dolayı Seyit Ali Ak, kitabında "beyaz atlı fotoğrafçı" alt başlığını kullanıyor- adayı dolaşıp fotoğraflar çekiyor, Girit'teki sosyal yaşamı böylece belgelemiş oluyordu: Kitapta bu tür fotoğraflar, ağırlıklı bir yer tutmakta. Kendisinden önce adada çalışmış olan Türk kökenli bir başka fotoğrafçının, Salih Zeki'nin halefi olarak, Bahaettin Rahmi de, yanında çıraklar yetiştirecek, meslek erbabı zincirinin sürmesinde etkili olacaktır.
Daha Kandiye'de çalıştığı yıllardaki arkeoloji tutkusunun fotoğrafa yansıyan boyutları da, onun belgeselci yaklaşımının bir başka cephesini oluşturuyor. Özellikle Knossos kazıları sırasında çektiği ilk fotoğraflar, daha o yıllarda çevrenin takdirini kazanmıştı. Kandiye'nin "en iyi fotoğrafçı"sı olarak nitelenmesinde, bu yanının bir katkısı olmalıydı. Sanatçının Kandiye stüdyosundaki çalışmaları gösteren bir fotoğraf karesinde, sehpası önünde resim yapan biri dikkati çekiyor. Demek ki, fotoğrafla resim arasında birtakım geçişler bulunduğu gerçeğinin farkındaydı Bahaettin Rahmi Bey. Ayrıca yöresel bir gazetede, genç yetenekler arasında bir de yarışma düzenlemiş olması, fotoğrafçılığı ustadan çırağa aktarılan bilgiler düzeyinde, sürmesi gereken bir etkinlik olarak görmüş olduğunun da bir kanıtı olsa gerektir.


Girit'te o yıllardan başlayarak, bir "fotoğraf belleği"nin oluşmasında, bu tür çabaların önemli bir katkısı olduğu anlaşılmaktadır. Öte yandan, bir bölümünü renklendirerek piyasaya sürdüğü kartpostallar, bu belleğin oluşumunda ikinci bir etkendir. (Seyit Ali Ak o dönemde adada, 50 kadar kartpostal üreticisinin bulunduğuna değiniyor.)

 

RESNE FOTOĞRAFHANESİ

Kitapta Bahaettin Rahmi'nin "perde arkası" yaşamının aktarıldığı bölümde de ilginç gözlemler var. II. Abdülhamit rejimine duyduğu tepki nedeniyle, Girit'te Jön Türk hareketini desteklemiş, adadaki Müslüman halkın temsilcisi olarak girdiği Girit meclisinde, bu halkın haklarını savunmuştu. Bektaşiliğe ilgi duymuş olması ise bir başka ayrıntıdır. Adanın Yunanlılarca işgalinden sonra, Girit'te Türkler için zor günler başlamıştır. Eşi Bahire Hanım'la yazışmaları, bu sıkıntılı günlerle ilgili satırları kapsıyor. 1909-1910 yıllarında Viyana'da araştırmalarda bulunur. Stüdyosunu bir çırağına devreder ve İstanbul'a taşınarak Resne fotoğrafhanesini kurar (24 Aralık 1909). İşyerine, "katıksız özgürlük sembolü" dediği Resneli Niyazi Bey'in adını vermiştir.
Fotoğrafhanenin açıldığı yerde, daha önce Kargopulos, Karakaş-Febüs, Joaillier, Andriyomenüs gibi azınlıktan fotoğrafçıların faaliyet göstermeleri, Bahaettin Rahmi Bey'le, İstanbul'da yavaş yavaş yerli fotoğraf atölyeleri geleneğinin yerleşmeye başladığına işaret etmesi bakımından önemlidir. Ancak ekonomik kriz yılları da gelip çatmıştır; yeni fotoğrafhanelerle rekabet güçleşmektedir. Ne var ki mesleğinde "sabır ve sebatta" kararlıdır. Resne'nin Üsküdar ve Bahçekapı'da yeni şubelerini açar. Vergiden muaf tutulması için, 1924'te İktisat Vekâleti'ne başvuruda bulunur, teorik bir pratik fotoğrafçılık konusunda, Burhan Felek'in de katkısıyla, devletten yardım istediği bir kitabın basımı yolunda girişimlerde bulunur. Ancak bütün bu girişimler, olumlu bir sonuç vermez.


Önce Mersin'de bir süre ticaretle uğraşır, Ankara'da Türk Tarih Kurumu'nun fotoğraf atölyesi şefi olarak görev yapar, dönemin uzmanları eşliğinde önemli kazılarda fotoğrafçılık yapar. Prof. Koşay'ın, Bediz hakkındaki "insanıkâmil" olduğuna dair görüşü, onun meslek yaşamı için de geçerli olmalıdır.
Seyit Ali Ak'ın kitabı, fotoğraf tarihimizin karanlıkta kalmış bir sayfasını aydınlatmaktadır.
 
(*) Fotoğraf ve Kartpostallarıyla, Girit'ten İstanbul'a Bahaettin Rahmi Bediz / Seyit Ali Ak / İletişim Yayınları / İstanbul, 2004 / 276 s.

 

Resimaltları

Osmanlı aydınının serüveni, çökme aşamasına gelen bir siyasal süreçle bağlantılı olarak yansıyor Bahaettin Rahmi Bediz'in yaşamına.

Bahaettin Rahmi Bediz'in Bergama'da çektiği bir fotoğraf.