Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı
1923-1960

2001 / Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı 1923-1960,
Remzi Kitabevi.

Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı - Seyit Ali AKÖnsöz

Fotoğraf tarihi serüvenimin başlayışını ve bugünlere gelişini düşünüyorum. Bin dokuz yüz altmışlı yıllarda lisede okurken Galatasaray'da oturduğumuz Melidi Apartmanında tek Müslüman aile bizdik. Bir gün, dört numarada oturan yaşlı Andrea paslı teneke kutu içinde cam negatif­ler verdi. Negatiflerden etkilenmiş, ama değerini bilip koruyamamıştım onları. Okulun karanlık odasında yitip gitmişlerdi. Çocukluk dönemi geçtik­ten sonra çevremde fotoğrafçılığı öğrenmek için başvurabileceğim kimse yok­tu. Bulabildiğim Türkçe fotoğraf yayınlarıyla yetinmek zorundaydım. İlgi duyduğum her konuya ilişkin belge ve bilgiyi sıkı bir biçimde toplama, arşivleme hastalığım o yıllarda başlamıştı. Bu beni, 1977 yılında, yüz yıllık eski harfli kitaplar dönemini kapsayan bir Türkçe Fotoğraf Yayınları Sergisi aç­maya götürdü. Sergiyi görmeye gelen Şinasi Barutçu, izlenim defterine titrek bir yazıyla "Muhterem S. A. Ak, hasta oluşum dolayısıyla fazla yazamıyorum. Bana gelince konuşuruz." diye yazmıştı. Hoca, nazik bir dille kısaca, "Bana gel sana söyleyeceklerim var." diyordu. Kendisine gittiğimde konuyla ilgili izle­nimlerimi, düşüncelerimi ve bulgularımı kitaplaştırmamı önerdi. 1982'de "Önsöz" olarak yazdığım geniş bir incelemeyle saptadığım yayınların künyelerini kitaplaştırdım. Fotoğraf tarihinin içine Osmanlı dönemini de kapsayacak biçimde biraz daha girmiştim. Aynı yıl Osmanlı dönemi fotoğraf koleksiyonu­mu sergiledim.

       Fotoğrafta kendimi bildim bileli ortada Abdullah Biraderler, Arif Hikmet Koyunoğlu gibi isimler dolaşmasına karşın, onlar için doğru dürüst hiçbir şey yazılmamıştı. Ve bu konuda parmağını kıpırdatan da yoktu, istediğim bilgile­re ulaşamamam rahatsız ediyordu, önce iki yıl kadar Abdullah Biraderler'i araştırdım. Araştırmamın sonuçlarını Gösteri Dergisinde yayımladım. O günkü ola­naklarımla, Abdullah Biraderlerin yakınlarıyla ilişki kurulması, mezarlarının saptanması, Venedik St. Lazar Manastırın'dan Yaseyi Dayetsi'nin hazırladığı kitabı getirtmem ve kitabın çevrilmesi, kilise ve Venedik'te gittikleri Moorat Raphael Okulu kayıt­larına ulaşılması güç oldu, zamanımı aldı. Aynı dönemde fotoğraf tarihi açı­sından Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ni taradım. Arif Hikmet Koyunoğlu'nu ta­nıma fırsatını yakaladım. Çalışmalarımın yarattığı akıntıya ve arkadaşlarımın tel­kinlerine kapılarak fotoğraf çekmeyi bıraktım. Bir zaman sonra iş ve özel yaşamım bana, yüz­yıl öncesine, okuyamadığım eski harfli döneme ilişkin geniş çaplı, derinliğine araştırmalar yapma olanağı tanımamaya başlamıştı. Çember giderek daralıyordu. Ben de kendime daha yakın bulduğum, Osmanlı fotoğrafına oranla araştırma sorunu bir ölçüde az olan, Cumhuriyet dönemine yöneldim…
    
       1980-1990 yılları arasında fotoğrafa İlişkin çeşitli türde yoğun olarak dergi ve gazetelerde yazdığım halde arkadaşlarını beni "fotoğraf tarihçisi" ola­rak benimsediler. Bir kez adım çıkmıştı. Elli yaşını aştıkan sonra birikimleri­min artık tekrar elde edilmeyecek doygunluğa ve kıvama ulaştığını, bugün ço­ğu yaşamayan fotoğraf kadrosuyla olan ilişkimi değerlendirme zamanının gel­diğini düşündüm. Teknik katkıları nedeniyle Sabri Koz, İkram Taştan ve Altan Bal'a teşekkür ederim. Sonuçla hatası ve sevabıyla elinizdeki çalışma or­taya çıktı.

 

SEYİT ALİ AK
İstanbul, Şubat 2001

 

 

YAZILANLAR

 

Cumhuriyet Kitap Sayı 592 21 Haziran 2001
Kaya Özsezgin
Seyit Ali Ak'tan fotoğrafımızın tarihi
Türk fotoğrafının karanlık sayfaları

 

Türk fotoğrafının da, kabaca Abdullah Biraderler'den günümüze uzanan, geç Osmanlı dönemini erken Cumhuriyet dönemine bağlayan ve oradan dalga dalga yayılan, oldukça renkli bir öyküsü olmuştur. Ancak bu öykünün kimi kareleri oldukça sislidir; araştırma gerektiren pek çok sarmal boyutu saklar içinde. Bir fotoğraf tarihçisi olarak Seyit Ali Ak, fotoğrafçı olarak başladığı kariyer aşamasını biraz geriye iterek, bu öykünün ayrıntılarına yöneliyor.

 

Yalnız Türkiye için değil, teknik bir icat olarak ortaya çıktığı Batı ülkeleri açısından da fotoğrafın "yakın tarihi"nden söz edilebilir; uzak tarih, belki bir düş olarak vardır. Resim sanatı, bu "düş"ü uzun zaman beslemiş, olgunlaştırmış ve fotoğrafa özgü işlevin devreye girmesine kadar, onu canlı tutmuştur. Fotoğrafın devreye girmesinden sonra ise, onunla yollarını ayırmış, fotoğrafı kendi tarihiyle baş başa bırakmıştır.
Kendi tarihiyle baş başa kalan fotoğrafın, kendisiyle örtüşen zamansal süreçten bağımsız, oldukça merak uyandırıcı, uzun bir öyküsü var. İçine girildikçe, özüne varıldıkça, bu öykü saçaklanır, sizi kendi ayrıntılarına çeker, kahramanları çevresinde bitimsiz bir serüven oluşturur. Fotoğrafa gönül verenlerin yarattığı bu serüven, nereden bakarsanız bakın, onların adlarıyla renklenir. Doğrusunu söylemek gerekirse, bizzat onların yaşamalarında biçimlenen, adı onlarla birlikte sonsuzlaşan bir öyküdür bu. Boyunda taşınan ya da bir kutu içinde saklanan fotoğraf makinesinin vizörüne depolanmış olan görüntüler yumağı, bu öyküyle birlikte birbirine eklemlenir, uzayıp gider.

 

Bir "keşif" aracı

İmgesel görüntüyle tanışması çok eskilere uzanmayan bizim gibi ülkeler açısından, fotoğrafın tarihi çok daha karmaşık, çok daha ilginç olmalıdır. Çağdaş teknolojinin ürünü olan bu icat, teknolojiye her zaman ilgi duymuş olan Doğulunun gözünde, nice gizemle örülü bir harikalar harikasından başka ne olabilirdi? Nitekim öyle olmuştur. Batı'da icat edilmesinden çok kısa bir süre sonra, bu mesleği icra edenlerin İstanbul'a akını, başka nasıl izah edilebilir?


Türkiye'nin de komşusu bulunduğu Ortadoğu ülkelerindeki yaşamı, objektiflerine yansıtmış olanlar için fotoğraf, o zamana kadar seyahatnameler yoluyla bu ülkeleri tanımaya çalışmış olanların gözünde, bir "keşif" aracından başka bir şey olmamışsa bu, fotoğrafa yüklenen o büyülü işlevden dolayı değil midir? Paul Nadar'ın Orta Asya yolculuğundan James Robertson'a, Albert Kahn'ın teknisyenlerine varıncaya kadar, nice "isimsiz" fotoğrafçının keşif gezileri, Batı dünyasına kapalı kalmış olan yöreleri, yaşam biçimlerini, somut görüntü kareleri halinde meraklısının gözleri önüne sermiş, böylece Doğu gezegeninin fotoğrafçı bakışıyla tanınmasına yol açmıştır.


Türk fotoğrafının da, kabaca, Abdullah Biraderler'den günümüze uzanan, geç Osmanlı dönemini erken Cumhuriyet dönemine bağlayan ve oradan dalga dalga yayılan, oldukça renkli bir öyküsü olmuştur. Ancak bu öykünün kimi kareleri oldukça sislidir; araştırma gerektiren pek çok sarmal boyutu saklar içinde.

 

Canlı izlenimler

Bir fotoğraf tarihçisi olarak Seyit Ali Ak, fotoğrafçı olarak başladığı kariyer aşamasını biraz geriye iterek, bu öykünün ayrıntılarına yöneliyor. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e, Kurtuluş Savaşı yıllarını, 20. yüzyılın başlarını, ilk stüdyo fotoğrafçılığını, İstanbul dışına zamanla taşan bu yöndeki etkinlikleri, gazete fotoğrafçılığını, amatör yaklaşımları kapsayan oldukça geniş bir görüş açısı içinde ele alıyor, karanlıkta kalmış noktalara ışık tutmaya çalışıyor, bu amaçla taradığı dergi ve gazete koleksiyonlarında kalmış izlenimleri gün ışığına çıkarıyor Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960) isimli kitabında

(*).
1960 sonrasındaki gelişmeleri, kitabın ikinci cildinde ele alacağı, böylece başka alanlarda olduğu gibi, fotoğrafik oluşumlar açısından da 1960 tarihini bir ara kesit olarak değerlendirmekten yana olduğu anlaşılıyor. Bir bakıma Seyit Ali Ak'ın, daha önce dergilerde yayımladığı yazılarının ışığında, gelişmeleri başka kaynaklara da başvurarak tarihsel bir perspektife dayandırmak istediği, daha önce banda kaydettiği görüşmelerden büyük ölçüde yararlandığı görülebiliyor. Bugün çoğu hayatta bulunmayan fotoğrafçı kadrosuyla yakın ilişkiler kurmuş olması, Ak'ın kitabını, sıradan bir fotoğraf tarihçisinin ürünü olmaktan çıkarıyor, olayları ve olguları yakından izlemiş bir gözlemcinin canlı izlenimleri olma düzeyine yükseltiyor.


İki dönemin kesiştiği 1900'lü yılların başından, söz gelişi Ferit İbrahim'den asker kökenli fotoğrafçılara, Etem Tem'den Arif Hikmet Koyunoğlu'na, Naciye Suman'a, Resne Fotoğrafhanesi'ne, Ankara, İzmir ve Anadolu fotoğrafçılığına, Cumhuriyet döneminin ilk foto muhabirlerine, amatör fotoğrafçılar grubuna kadar uzanan bu tarihsel süreç, bağlantılar içinde yansıtılırken, söz konusu isimlere ağırlık veriliyor, yaşamları hakkında bugüne kadar bölük-pörçük bilgilere sahip olduğumuz bu kişiler üzerine kaynak niteliğinde ayrıntılı sayılabilecek yorumlar geliştiriliyor.

 

Anı-belge

Bütün bunların ışığında bakıldığında, belgeleme ve arşiv oluşturma konusunda yeterli özeni göstermiş bir toplum ve kültür yapısına sahip olmadığımız halde, fotoğrafçılığın yaygın denebilecek bir düzey aşaması kazanmış olmasını nasıl açıklayabiliriz? Fotoğraf, sonuçta bir anı-belge olduğuna göre, zamanın önlenemez akışına karşı direnen fotoğraf karelerinde, kabuklaşmış dünya görüşlerimizle çelişen bir bellek tutkusunu yaşatmanın çözüm yolunu mu böylece bulmuş oluyorduk? Zaman zaman fotoğraf stüdyoları önünde kuyruğa girenler, yitip gidecek olan imajlarının bir kart üzerine yansıdığını görerek, yaşamın sonluluğu karşısında bir tür tatmin duygusuna mı kapılıyorlardı?


Fotoğrafını çektirenler kadar, fotoğraf çekenler de, böyle bir tatmin duygusunun oluşumuna yol açtıkları için, toplumun elit kesimi tarafından takdir duygularıyla karşılanmış olabilirler. Ak'ın kitabında söz konusu edilen bu isimsiz kahramanların yaşamöykülerini karıştırdıkça, üstlenmiş olmayı seve seve kabullendikleri bu görevi, zamanla bir tutkuya dönüştürmekte birleşmiş olmalarını, toplumdan gördükleri bu takdir duygusuyla açıklamak hiç de yanlış olmaz sanıyorum. Fotoğrafçılık, yakın tarihimiz doğrultusunda Osmanlılık, Müslümanlık ve Türklük ideolojisiyle çelişmemişse, hatta tam aksine teşvik görmüşse, bunun arkasında, fotoğrafik imajla bütünleşen bir yaşam görüşünü, toplum olarak içimizde hep sıcak tutmuş olmamızın bir göstergesi yatıyor olmalıdır.


Seyit Ali Ak'ın kitabını, yer yer, eski fotoğrafçıların çektikleri siyah-beyaz fotoğraf örnekleri süslüyor. Kanımca bu fotoğraflar, birer görüntü olarak, saptadıkları tarihin üzerinden şu kadar zaman geçtikten sonra gerçek kimlikselliklerine ulaşmış oluyorlar. Şöyle de denebilir: Fotoğraf kareleri, tıpkı şarap gibi, yıllandıkça anlam kazanıyor, fotoğraf olmanın ve o fotoğrafı görüntüleyen kişinin bir ürünü olarak itibar görmenin asıl nedenini dışa vurmuş oluyorlar.


Geç Osmanlı döneminde, Ortadoğu'nun başka kentlerinin yanısıra, İstanbul'a ve Anadolu'nun içlerine kadar gelerek, gezip dolaştıkları yörelerden görüntüler derleyen yabancı kökenli fotoğrafçılara, Ak'ın kitabında yeterince değinilmediği kanısındayım. Onun ötesinde, söz konusu kitap, kendi alanında bir boşluğu doldurmakta ve özellikle erken Cumhuriyet döneminin fotoğrafa ilişkin etkinliklerine belgesel nitelikli ışık tutmaktadır.

 

* Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960), Seyit Ali Ak, Remzi Kitabevi, Nisan 2001, İstanbul, 336 s.

 

 

****************************************************

 

Cumhuriyet, 18 Aralık 2001 Salı
YAZI ODASI
Selim İleri

'Artık Resimlerde Kalmış'...

 

Ben fotoğrafı sevmem. Bütün fotoğraflar acı verir, daha önce de yazdım. Ayrıldığımız, bir daha kavuşamayacağımız bir andır fotoğraftaki. Daima ve asladır.
Sakladığım hepi topu birkaç fotoğraf var. Bir ikisinde annemle babam, ablamın çocukluğu... Sonra da benim görmeye tahammül edemediğim fotoğraflarım, geçmiş günlerde, yitirilmiş sevgilerde... Onları kitapların yaprakları arasına tıkarım; buz keser ellerim.
İlhan İrem'in çok sevdiğim bir şarkısı var: "Ben değilim". Fotoğraf yerine "resim" diyor; her şey, gülümseyiş, sevinç, aşk, hepsi resimlerde kalmış. Gülümsüyormuşsunuz; şimdiyse gözleriniz dopdolu...
Bu şarkı şimdi her zamankinden acı veriyor, "anılarla beraber ben de yok olacağım", "nasıl da gülmüşüm şu resimlerdeki gibi"...
Seyit Ali Ak'ın Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960) adlı harikulade güzel kitabını okurken o fotoğraf yılgısı yine yakama yapıştı.
Seyit Ali Ak'la Atatürk Erkek Lisesi'nden sınıf arkadaşıyız. Kafka'yı çok severdi. Amerika'yı ilk onun elinde gördüm. Fotoğrafa tutkusu o yıllarda başlamıştı.
Bu tutkunun, dediğim gibi, harikulade güzel bir kitapta başkalarının emeğine açılan derin bir saygıya dönüştüğünü saptıyoruz. Adları silinip gitmiş nice fotoğraf sanatçısını Seyit bir kazıbilimci gibi gün ışığına çıkarıyor.
"İlk profesyonel kadın fotoğrafçımız" Naciye Suman'ı Seyit'in kitabından öğrendim. İlk kadın romancımız, ilk kadın hukukçumuz, ilk kadın tayyarecimiz; bunlar hep anılagelmiştir de ilk kadın fotoğrafçımız üzerinde durulmamış.
Üstelik Naciye Suman, tanıdığım, sohbetini dinlediğim bir insanın annesiymiş. Bir zamanların çok ünlü terzisi Nedret Ekşigil'in annesi.
Nedret Hanım, Peride Celal'in yakın dostu, Aliye Berger'in de yakın dostu. Peride Celal, o kadar etkileyici romanı Kurtlar'da, Aliye Berger'le Nedret Hanım'ın bir jüpon öyküsünü anlatır, inanılmaz inceliktir...
Seyit Ali Ak'ın kitabındaki birbirinden güzel fotoğraflar beni yaraladıkça yaralıyor. 38. sayfada 1930'ların hayli şık bir hanımı, dalgın ve hülyalı. 103. sayfada bir başka genç hanım, o kadar içli, gelecekteki hayata kaygıyla bakıyor. Limasollu Naci'nin Köprü fotoğrafı, 241. sayfada; çocukluğumun, çok eskilerin güneş ışıltıları denize akıp duruyor...


Zeki Faik İzer de fotoğraf sanatçısıymış, hiç bilmiyordum. Bu usta ressam Cihangir'de otururdu. Okul dönüşü, bodrum katındaki evine ille bakardım. Daracık pencereler gerisinde resim sanatını öyle tanıdım.
Zeki Faik Bey meraklı çocuğu bir gün evine çağırdı. Çocuk resimler karşısında büyülendi. "Sanatçı" bir dostu vardı artık; istediği zaman o eve uğrayabilecekti...
Söyledim, fotoğraflardan korkarım. Sizi alıp alıp anılara götürürler. Bütün anılar günün birinde acı verir. En güzel anı bile hüzün içindedir, kederler kuşanmıştır.
Seyit Ali Ak aslında bir ömre sığacak bir çalışmayı gerçekleştirmiş. Bizimkisi gibi, değerlerine ölü toprağı serpen bir toplumda, fotoğraf sanatçılarımızın izlerini sürmüş; onlara ait birkaç anıyı, birkaç eseri derleyebilmek için adeta kapı kapı dolaşmış.
Kitap, bir yandan da dönemlerin siyasal-tarihsel panoramasını gözler önüne sererek, anılan fotoğrafçıların hangi koşullar içinde yetiştiklerini, var olduklarını belgeliyor.
1968 yılı, Seyit'in koltuğunun altında Amerika! Emeğini, çabasını büyük bir alçakgönüllülükle örteceği belki o zamandan belliydi.


Takvimde İz Bırakan:
"En eski fotoğraf muhabirleri, saraydan çıkmayan II. Abdülhamid'in toplumsal gelişmeler hakkında bilgi sahibi olmasını sağlayan fotoğrafçılardır." Seyit Ali Ak, Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960), Remzi Kitabevi, 2001.

 

 

****************************************************

 

E Aylık Kültür ve Edebiyat Dergisi sayı 30 Eylül 2001
Gökhan Akçura
Cumhuriyetin fotografik tarihi

 

Zaman yirminci yüzyılın başları. Neredeyse yüz yıl kadar öncesi. Stüdyolardan başlayarak ağır ağır yaşama sızmaya başlayan yeni bir sanat, fotografya, sokaklara çıkmaya başlamış. İşte o dönemin Resimli Kitap, Şehbal, Malûmat gibi ünlü dergileri adına fotoğraf çeken Ferit İbrahim, özellikle "bazı merasimlerde, bilhassa padişahın bir yere gezmeye çıktığı, Mebus'a gittiği zamanlar", polis ve askerin çıkardığı zorluklardan el aman deyip, bu duruma bir çare aramaya başlar. Resimli Kitap foto muhabiri olarak resmi makamlara başvurur: Böylelikle "fotoğraf muhabirliği vesikasını aldım. Bu, Türkiye'de foto muhabirlerine verilen ilk vesikadır. Ve numara 1'dir."
Osmanlı İmparatorluğu'nda stüdyo fotoğrafçılığı bir gayrımüslim sanatıydı. İlk Müslüman Türk fotoğrafçısı Giritli İbrahimzâde Behaedin Bey, Babıâli'deki stüdyosunu 1910 yılında açtı. Onun yanında yetişen (daha sonraki yılların ünlü mimarı) Arif Hikmet (Koyunoğlu) ise işgal İstanbul'unda bir bodrum katında açtığı stüdyonun adını "Yeraltı Fotoğrafhanesi" koyar. İlk kez Müslüman hanımların fotoğraflarını çekip vitrinde sergiler. Aynı yıllar ilk profesyonel kadın fotoğrafçımız olan Naciye Hanım da Sait Paşa Konağı'nda "Hanımlar Fotoğrafçısı" adıyla tabelasını asacaktır. Öykümüzün başında adını andığımız Ferit İbrahim ise ilk fotoğrafhanesini 1914 yılında İstanbul Büyük Postahane karşısında açmıştır. Ama hemen ardından çıkan I. Dünya Savaşı sırasında ordu emri ile fotoğraf ve sinema çekimleri için cepheye gönderilir. Bu yazgı elbette sadece ona ait değildir. Savaşlar artık foto muhabirlerinin temel görev alanlarından biri olmaktadır. Görev gerçekten ağırdır; o dönemin bir tanığı Burhan Felek, çift klişeli 6 şasesi ile aynalı fotoğraf makinesinin (dış kutusu hariç), 2 buçuk kilo geldiğini söyler!
Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında basında fotoğraf kullanma olanağının artışına paralel olarak, fotoğrafçılığın da önemi artar. Mustafa Kemal cepheye giderken, "Bu ölüm kalım mücadelemizde bir harp fotoğrafçısını yanımızda götürelim" diye emir verince iki yedeksubay Esat Nedim (Tengizman) ve Etem (Tem) görevlendirilir. "Garp Cephesi Askeri Polis Teşkilatı Fotoğraf Zabitleri" olarak bu iki isim, günümüze Kurtuluş Savaşı'nın ilk yıllarından eşsiz kareler bırakırlar.


Etem Tem, Mustafa Kemal'in, ünlü Kocatepe "anıt fotoğraf"ını nasıl çektiğini şöyle anlatır: "O sabah Kocatepe'de bulunuyorduk. Taarruz, şafak vakti saat beşte başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa günler ve geceler süren yorgunluğa rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlarından ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu... Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı, dudaklarının arasındaydı... Hemen objektifi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat 11'di..."
Kurtuluş Savaşı sonrası ulus olarak omuzlara ağır görevler yüklenilir. Yeni bir ülkenin inşasında herkes canla başla çalışmaktadır. Fotoğrafçılar da buna katılacaktır elbette. Öncelikle, yeni kentlerin ortaya çıkışı, sanayinin kuruluşu, dünyaya kendimizi tanıtma gayreti fotoğraf karelerine yansımalıdır. Üstüne üstlük okuyucular gitgide daha güzel fotoğraflar basabilen dergiler istemektedirler. İstanbul'un ünlü İstanbul fotoğrafçılarından Süleyman Süreyya Bey'in (Bükey) ilanına göz atmak iyi bir fotoğrafhanenin iş yükünün boyutlarını gösteriyor. "Her nevi artistik fotoğraflar, agrandismanlar" yapılmasının yanı sıra Foto Süreyya, fotoğraf ağırlıklı aylık bir magazin dergisi de yayımlamaktadır!
Gazete fotoğrafçılığı ise zor ama, anlı şanlı bir meslek haline gelmiştir. Cumhuriyetin ilk dönem foto muhabirlerinin listesini sıralamak bunu gösterir: Ferit İbrahim, Naim Gören (Hâkimiyet-i Milliye, Cumhuriyet), Cemal Işıksel, Namık Görgüç, Cemal Göral, Cemal Işın, Ali Ersan, Selâhattin Giz, Faik Şenol, Kenan Hasip (Akşam), Emin Bey (Vakit, Vatan, Akşam), Muhterem Görmen, Hilmi Şahenk, Hamdi Bey (Hâkimiyet-i Milliye). Her biri siyah beyaz fotoğraf ustası olan bu isimler anılarında o dönemin zor çalışma koşullarını aktarırlar. Yakın dönemde kaybettiğimiz Selâhattin Giz anlatıyor: "Bir tiyatro çıkışında, Atatürk'ün resmini çekmek üzereyken zamanın polis müdürü Salih Kılıç, 'Almayınız' demez mi. Mecburen indirdim makineyi. Üzgün, sokağa çıktım. Derken biri omzuma dokundu, 'Atatürk hazretleri resim çektirmek istiyor' dedi. Büyük insan durumu anlamış, üzülmemem için bana fırsat vermişti."
Ankara'da ise, yeni Türkiye'nin kuruluş çalışmalarını dünyaya nasıl tanıtmalı sorusuna La Turquie Kemaliste dergisi çıkarılarak bir cevap aranır. Bu derginin ve sonraki tanıtım faaliyetlerinin fotoğraflarını Basın Yayın Genel Müdürlüğü Propaganda Fotoğrafı Spesyalisti Othmar Pferschy çeker. Avusturyalı olan Othmar, Beyoğlu'nda Foto Français sahibi Jean Weinberg'in yanında yıllarca teknisyen olarak çalıştıktan sonra, Vedat Nedim Tör'ün fotoğraflarını görüp beğenmesi sonucu bu önemli görevi almıştır. Onun fotoğrafları sayesinde gelişen Türkiye dünyanın gözleri önüne serilmiş olur.
Fotoğrafa amatör bir çalışma olarak yaklaşan ve onda sanatsal bir ifade yaratmaya çalışan insanlar da eksik olmamıştır elbette. Daha 1930'lu yıllarda, Beyazıt'ta sahafların girişinde Hakkak İsmail Yümnî'nin işyerinde toplanan İlhan Arakon, Münif Fehim, İhsan Erkılıç, Suat Teknik, Adnan Fuat Aral, Hüsnü Cantürk belki alanlarında ilk mayayı atmış oluyorlardı. Daha sonra Baha Gelenbevi, Zeki Faik İzer, Limasollu Naci, Samir Güner gibi çeşitli isimler fotoğrafa sanatsal bir kimlik kazandırmak için çalışırlar. İlerleyen yıllarda çeşitli fotoğraf dernekleri bu konuda örgütlü bir çaba gösterebilmek için kolları sıvarlar. Mustafa Kapkın, Yıldız Moran, Turhan Doyran, Lütfi Özkök gibi isimler gelir ardından. Fotoğraf okullara girer, önce ders, sonra bölüm olarak.
Seyit Ali Ak son yirmi yıl içinde gerçekleştirdiği yüz yüze görüşmeler, yaptığı araştırmalar, topladığı fotoğraflarla işte bu önemli tarihi bir kitap olarak önümüze koyuyor. Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960) başlığını taşıyan kitap alanında önemli bir boşluğu dolduruyor. Bir başvuru kitabı niteliğini kazanıyor.
Seyit Ali Ak'ın kitabında sadece yukarıda sıraladığım konular yok elbette. Son dakikalıkçıların (ya da 'alaminütçü'lerin) nasıl çalıştığından, 1947 yılında Babıâli'de göreve başlayan ilk kadın foto muhabirimiz Eleni (Fotiadu) Küreman'ın ilginç yaşamına; İzmir başta olmak üzere Anadolu'nun dört bir yanına yayılmış olan stüdyo fotoğrafçılarının kimler olduğuna; hızla gelişen baskı ve fotoğraf tekniklerinin foto muhabirliğini nasıl geliştirdiğine; Halkevleri'nin fotoğrafçılığı geliştirme çabalarından ilk fotoğraf sergilerinin nerelerde açıldığına; bundan on yıl kadar önce sahafların eline düşen Ali Enis imzalı fotoğrafların gizli tarihine kadar onlarca konu kitabın sayfalarında yer alıyor. Fotoğraf tarihin kütüğündeki önemli yerini alıyor.

 

 

****************************************************

 

Sabah gazetesi 27.11.2001
Selahattin Duman
Eşekten inip, 1300 beygire bindik...

 

Elime "Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafçılığı" kitabı geçti.. İki gündür evirip çevirip bakıyor, orasını burasını didikliyorum..
Elime geçti, lafıma kulak asmayın..
Bir yerlerden çalmış filan değilim.. Kendim satın almışım.. Ancak ne zaman aldığımın, ne zaman eve getirdiğimin farkında değilim.. Çünkü iş kitap alımına geldiği zaman kontrolden çıkarım.. Kitap gördüğümde;
- "Bir kilo toz, bir otobos.." sloganıyla "beyaz işine" girmiş uyuşturucu kaçakçısı gibi gözümü hırs bürür.. Elimde avucumda ne varsa yatırırım.

***


Seyit Ali Ak'ın hazırladığı bu güzel çalışma beni alıp nerelere götürdü... Önce "ailece fotoğraf çektirmek" gibi sosyal reflekslerimizden birini kaybettiğimizi fark ettim..
Bir de şimdiki fotoğraflarda eski tadın kalmadığını..
Hele bu dijital teknoloji işe karıştığından beri fotoğrafın ruhu kayboldu.. Çekilen nesnenin kağıt üzerindeki görüntüsü mükemmel ama bir konserve yiyeceğin etiketi kadar ruhsuz..

 

Asaletimiz buydu..

İnsanların fotoğraftan keyif aldığı yıllarda bugünün modern aleti edevatı yoktu.. O zaman ne vardı ki zaten... Portakalın Doğu Anadolu'ya giriş tarihi dahi 1960'lardan sonra..
Bir eve portakal girmesi o kadar önemli bir yenilikti ki evin erkekleri yedikleri meyvaların kabuğunu ayrıca teşhir ederdi... Temsil, portakal yenmişse meyvanın kabuğu tepeden başlayarak yuvarlak halkalar halinde parçalanmadan soyulurdu..
Evin büyüğü veya erkeklerinden biri; o kabuğu ceketin sol yakasına iğneyle rozet gibi tutturur, geri kalanını da şerit gibi beline kadar sarkıtılarak çarşıda pazarda öyle dolaşırdı..
Elma veya muz kabuğu da öyle asılırdı..
Bunları niye mi anlatıyorum? Bugünkü gençler için.. Çok çok iki kuşak öncesinde herkesin eşeğe bindiği bir toplumun çocukları olduklarını bilsinler de dedelerinin, atalarının "asalet palavralarına" kulak asmasınlar diye..

***

O yılların aile fotoğrafları bugüne göre ilkel sayılabilecek aletlerle çekilirdi.. Fotoğrafçıdan önceden gün alınır.. Bir gün önce evin hamamı yakılır.. Herkes temizlenir.. En yeni kıyafetlerini giyer evden öyle çıkılırdı..
Fotoğrafçı aileyi kendi aletinin menziline giren kadrajın içine itina ile sokar görüntüyü öyle belirlerdi..
Fotoğraf çektirme işinde bekarların ayrı, evlilerin ayri ritüeli vardı..
Evde varsa açıp bakın 1940'ların, 1950'lerin nikah fotoğraflarına..
Gelin bir sandalyeye oturur başında duvağı poz verirdi.. Damat ise ayakta dikilip ellerini gelinin omuzuna kordu.. O yılların duvaklarının tepesinde nedense lahana büyüklüğünde bir gül olurdu..
Tepeye gül kondurma modası da İstanbul'dan geçme Anadolu'ya.. Muhtemelen Yıldırım Mayruk'un ustalarından birinin icadı.. Bu gelenekçi ailelerin nikah pozuydu ve bir 19 Mayıs Bayramı hareketleri kadar resmiydi..
Daha iddialı olanlar yanak yanağa poz verirdi.. En makbulu ise gelin ile damatın yanakları birbirine dayayıp "istikbal göklerdedir.." mesajı verircesine tavanda bir yerlere bakmasıydı..
Bekarlar farklı havadan çalardı..
Kayın üzerine gölge düşüren fötr şapka, elde sigara, bilekte görünen kol saati erkek kısmının değişmez aksesuarıydı..

 

Kaşım gözüm yeter..

Kızlar genellikle arkadaşları ile "hatıra resmi" çektirme bahanesi ile gittikleri fotoğrafçıda tek başlarına da poz verirler, bunu yaparken de artist dergilerinde gördükleri yıldızların hallerini taklit ederlerdi..
Hülyalı bakışlar, eli çeneye veya yüze dayarken suratın deforme kısımlarını gizlemeye çalışmalar..
Poz ne kadar başarılı olursa çıkacak kısmet de o kadar iyi olacağından profesyoneller kadar çaba harcarlardı.. Kısmetle ne alakası var demeyin.. O devir kaç göç devri.. İnternet neyim de yok..
O günün kızları çarşıda pazarda serbestçe salınamadıklarından istedikleri kadar "geniş pazar" oluşturamıyorlardı. Ancak elde dolaşan bir fotoğraf dışarıya açılmada yardımcı olabiliyordu..
Fotoğrafı olan kız kendini bir nevi sigorta etmiş, evliliğe doğru yatırım yapmış sayılırdı. Ondan sonra yapacağı tek şey "Babamın adı bana yeter, kaşım gözüm beni satar.." deyip beklemesiydi..

 

Olaya zeka katmak..

O yılların foto muhabirleri de birer "iletişim mücahiti" sayılır.. Ellerinde gramofon büyüklüğünde ağır aletler, haber kovalarlardı.. Çok zeki veya becerikli olmaları gerekmezdi..
Yanlış anlaşılmasın.. Elbette o tarife girenler çoğunluktaydı ama mesleğin hakkını zekalarına göre verenler de vardı.. Mesleğe yeni başladığım yıllardaydı..
Beşiktaş-Ankaragücü maçını izlemeye giden bir foto muhabiri ağabeyimiz, sayfada fotoğrafa ne kadar yer ayrıldığını sormuş, sayfa sekreteri de gırgır olsun diye "Tek sütun.." cevabını vermişti..
Maçtan sonra yazı işlerine tek bir kare fotoğrafla geldi o ağabeyimiz.. İlk devre Beşiktaş'ın koruduğu kalenin kapalı tribün tarafına düşen direği çekmiş.. (Karta basılı fotoğraf üzerine yaptığı açıklamadan anladık..)
O yılların bir de stajyer fotoğrafçısı vardı..
Bir gün stajyerliğini yaptığım yazı işleri müdürü onu odasına çağırdı.. Bir grup insan fotoğrafını gösterip "bunu kim çekti?" diye sordu.. Derdi fotoğrafı çekeni bulup, haber hakkında bilgi almak..
Stajyer muhabir kartı eline aldı.. Uzun uzun inceledikten sonra yazı müdürünün masasına bıraktı.. Parmağını fotoğrafta görülen tiplerden birinin üzerine koydu ve cevabını verdi:
- "Bu çekmiştir abi?"

***
O arkadaşımıza; iki yıl önce bizim meslek kuruluşlarından birinin "onur ödülü" verdiği aklıma geldi..
İki gündür "Tünelin sonundaki ışık gözüktü.." diyen ekonomistleri dinliyorum, Türkiye'nin fotoğrafını nasıl çektiklerini düşünüyorum.. Kafam zaten bozuk.. Aklıma böyle şeyler geliyor işte..

 

 

****************************************************

 

 

Radikal Kitap 8 Haziran 2001 Cuma
Mehmet Ali Gökaçtı
Fotoğrafın büyüsünü çözebilecek miyiz?

 

Seyit Ali Ak, Türk fotoğrafçılığının objektifinden bakarak Cumhuriyet tarihini ele alıyor

 

Araştırma yapanlar, hele ki geçmişe yönelik olarak zamanın derinliklerine yönelik bir çaba içine girenler için görsel malzemenin önemi daha bir başkadır. Çalışma yapılan dönemin teknolojik açıdan ulaşmış olduğu düzeyle bağıntılı olarak, soluk ve sararmış fotoğraflardan, en gelişmiş aletlerle kaydedilmiş görüntülere kadar malzemenin her türlüsü, tarihe yönelik inceleme ve araştırmaların değişmez temel unsurlarındandır.
Seyit Ali Ak da Cumhuriyet dönemini inceleyen kitabında bu durumu anlatarak işe girişiyor: "...Fotoğraf, sanatın toplumsal tarihinde söz ile görüntü arasında 18. yüzyılın başlarında kurulan, ışığın gümüş tuzları üstündeki etkisine dayalı bir dil köprüsüdür. Dil ile dünya görüşü iç içe gelişerek insanlara yansımaktadır; sanatçının sezgisi, sevgisi, nefreti yapıt aracılığıyla dışlaşır. Sanat dilini oluşturan göstergeler dizgesi; konusu, tekniği, malzemesi... bir bakışta anlaşılabilir. Oysa, fotoğrafın üzerimizdeki etkisini, büyüsünü çözümlemek güçtür; bu etki 'çoğaltmak' ve 'çoğalmak' kavramlarıyla eşanlamlıdır..."


Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafçılığı adlı kitapta, çoğaltmayı ve çoğalmayı benliğinde özümsemiş insanların, yani zamanı çektikleri fotoğraflarla ölümsüzleştiren ve bunu yaparken de, yaptıkları işe kendi kişiliklerinin yansımasıyla adeta değişmez bir karakter yapısı da tasarlayan fotoğrafçıların öyküsünü bulacaksınız.
Bu öykü yalnızca onların kişisel macerası ile sınırlı tutulmamış Seyit Ali Ak'ın kitabında. Onların öyküleri, beraberlerinde cumhuriyetin ve o cumhuriyetle beraber gelişip serpilen Türk fotoğrafçılığının akıp giden zaman içerisindeki gelişimini de içeriyor. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçişin öyküsü, Yusuf Razi ile Ferit İbrahim'in gözünden anlatılıyor. Aynen ulusal mücadelenin Burhan Felek ve Esat Nedim ustaların objektifinden tüm dünyaya yansıtıldığı ve Rahmizâde Bahaeddin'in, İstanbul'da bu işi Türklerin de en azından yabancılardan aşağı kalmayacak şekilde başarıyla yapabileceğini ispatlamak istercesine giriştiği mücadelenin kitapta masalsı bir üslûpla sergilenmesi gibi.
Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafçılığı adlı bu çalışma, Türk fotoğrafçılığının 20. yüzyıl boyunca geçirdiği aşama ve evreleri bizzat ustalarının ve o döneme imzasını atmış fotoğrafçıların yaşam ve çalışma öyküleri üzerinden bizlere sunuyor. Bunu yaparken de söz konusu sanatçıların çalışmalarının en özgün örneklerini sunmaktan geri durmuyor.
Samimi ve içten bir üslûpla kaleme alınan ve uzun yılların birikimi sonucunda ortaya çıktığı belli bu çalışma el altında bulundurulması gereken kitaplardan birisi. Seyit Ali Ak'ın kitabı zaman zaman rasgele açılıp herhangi bir yerinden okunabileceği gibi, bir kere okunduktan sonra, öylesine bir köşede tozlanmaya terk edilecek kitaplardan değil. Çünkü bu kitabın tartışmasız en önemli özelliği, Türk fotoğrafçılığının perspektifinden Cumhuriyet tarihinin bir dönemi için kaynak eser olmasından ileri geliyor.

 

Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafçılığı (1923-1960)
Seyit Ali Ak, Remzi Kitabevi, 2001, 336 sayfa

 

Resimaltı
Türk fotoğraf tarihinin Ara Güler imzalı karelerinden biri.

 

 

****************************************************

 

 

İFSAK Fotoğraf ve Sinema Dergisi Sayı 135 - Temmuz-Ağustos-Eylül 2001
Hacer Yılmaz
Seyit Ali Ak / "Sanatın Büyüsü"

 

Bugünlerde son kitabını yayımlayan Seyit Ali Ak, uzun yılların birikimini bizlerle paylaştı.

 

* Uzun yıllar fotoğraf ile ilgili işlerde çalıştınız. Bir fotoğraf stüdyonuz da vardı. 1979 yılından sonra bambaşka bir işte (Soğutma iş kolu yan sanayii) çalıştınız. Bu geçiş nasıl ve neden oldu?


Yaşam sürecini merdiven grafiğini göz önüne getirerek bir ölçüde açıklayabiliriz. İnişler, çıkışlar, duruşlar belirler yaşamın zaman dilimlerini. Aslolan anlamlı, doyumlu ve sağlıklı yaşamdır. Bunun tek sözcükle karşılığı "Kalite"dir. İnsan sağlıktan kültüre, düşünceye, duyguya, çevreye ve ekonomik altyapıya değin uzanan göstergelerin dengeler bütünüdür. Yaşama tutunmak istiyorsak her dönemde bilinçli ya da bilinçsiz söz konusu dengenin arayışı içinde oluruz.


Tek dayanağı kendi olan bir esnaf çocuğu olarak yaşama atıldım. Askerlik dönüşü eğilim ve birikimlerim doğrultusunda iş seçimim "fotoğrafçılık"tan yana oldu. İki yıl kadar İstanbul'un eski ve ünlü iki stüdyosunda karanlık odacılık yaptım. Bu ilk iş basamağıydı. Ardından 1973-1978 yıllarında renkli fotoğraf laboratuvarında teknisyen olarak çalıştım. Sonunda, burada her açıdan tırmanacak yer kalmadı. İşveren "Aylığını daha fazla yükseltemeyeceğim. Sana bir işyeri açalım. Makine ve ilk malzemen benden" dedi.
Kurduğum laboratuvar fazla yürümedi. Palazlanmaya vakit bulamadan sermayesizlik ve rekabet zorlamaya başladı; ülkede döviz darboğazı da vardı. Birim satış fiyatını yükseltemiyor, buna karşın harcadığım malzemeyi de kazandığım parayla yerine koyamıyordum. Bu sırada benimle aynı koşullardan gelen, dişçi makineleri teknisyenliği yapan kardeşim küçük bir atölye kurmaya çalışıyordu. Birlikte çalışma teklifi yaptı. Zamanlama çok iyiydi. Sıfırdan başlayarak yıllarca ayakta kalma savaşı verdik. Zamanla iş konuları değişti. Ve 20 yıldır kardeşimle el ele aynı yolun yolcusuyuz.
Profesyonel olarak fotoğrafçılıktan para kazanmakla başka bir daldan para kazanmaya çalışmak arasında fazla bir fark yok. Kültürel alanda yapmak istediklerinizi gerçekleştirmek için sağlam ekonomik altyapıya, zamana ve zemine (sosyal yaşama) sahip olmanız gerekiyor.


* 1980'li yıllarda sergiler açtınız. "Sanatçı Portreleri" ve "Ustalar" isimli sergiler bunlardan bazılarıydı. O yılları biraz konuşalım mı?
İlk sergim, 1977'de 100 yıllık bir dönemi kapsayan "Türkçe Fotoğraf Yayınları" sergisidir. Bu bağlamda 1982'de "Osmanlı Dönemi Fotoğraf Koleksiyonu"mu, 1986'da "Fotoğraf Sergisi Afişleri Koleksiyonu"mu sergiledim. 1980'den başlayarak "Otomobiller", "Palyaço" ve "Sanatçı Portreleri" gibi konulu sergiler açtım. İFSAK Fotoğraf Günleri programı çerçevesinde "Ustalardan" sergi dizisi aralıksız 11 yıl sürdü. Sonunda bu çalışma da belli bir doygunluğa ulaştı. Sergiler "Buğulu cam üzerine yazı" olmasın düşüncesiyle 1995'te "Ustaların Fotoğraflarını Sergilerken" adlı toplu albümü çıkardım. Albüm, her yılın sergisini yansıtan, daha önce çeşitli yayın organlarında yayımlanmış yazı ve fotoğraflardan oluşuyordu. Şu anda tükenmiş bulunan söz konusu albümün giriş yazısında İFSAK'la olan ilişkimi ve derlemenin bakış açısını kalın çizgileriyle şöyle vurgulamıştım:


İFSAK'a üyelik kararım 22 Nisan 1977 tarihinde alınmıştır. Bu, on yedi yılı aşkın bir beraberlik demektir. İFSAK'ı, fotoğraf dili çevresinde oluşan bir gönül birliği olarak algılıyorum. Aradan geçen zaman dilimi içinde el ele vererek değiştik. Yönetime girdim. İFSAK çatısı altında zaman zaman heyecanlandık, üzüldük, kırıldık, sevindik, coşkular yaşadık. Kavgalarımız oldu. Ne var ki, hiçbir zaman ne İFSAK bizi dışladı ne de biz İFSAK'ı bıraktık. Çünkü, ilişkilere saygı ve hoşgörü birlikte egemendi. İçimizden "düşle düşünce uyumunun" bilincine varan amatörler çıktı. Unutamayacağımız işler ortaya koyarak kişiliklerini belleklere kazıdılar. Kimi, başarılarından aldıkları cesaretle yaşamlarının ortasında makas değiştirerek geçimlerini fotoğraf yolunda kazanmaya başladılar. Gazete, dergi ya da tanıtım fotoğrafçısı olmayı yeğlediler. Onlarla kıvanç duyduk. Ben, bu arada en geçerli yaşamsal ölçütlerden birini, insanın kendini aşması ve en başarılı yarışmanın kendimizle yapılan yarış olduğunu öğrendim.
Ülkemizde, sanatın sezgi, duygu, bilgi ve düş gücüne dayalı incelikli dünyasında gerçek anlamda yaşamanın ağır bedeli vardır. Herkes bu bedeli ödeyemez. Öder gibi görünebilirler. Tüccarca bir yaklaşımla, sanat pratiğinden yararlanarak, duygu ve düşünce sömürüsü, "kitsch" ürünler ortaya çıkarmanın insanı yüceltme gibi bir yararı yoktur. Sanatçılık, tarihten güncelliğe, güncellikten geleceğe uzanan çileli bir kendini arayış savaşımıdır. Bazı insanlar için sanat, gerçek kişiliklerini gizleyen maskedir.
Sanatın insanı kaçışa doğru çeken gücüyle, hesaplaşmaya, yaşamı kurmaya iten gücü iç içedir. Belki, "sanatın büyüsü" dedikleri, böyle bir karışımdan oluşmaktadır. İnsan, çeşitli dönemlerinde kendini gerçekleştireceği bir ortamın susuzluğunu duyabilmektedir. İFSAK, benim için sanatın büyüsünü kavrayabileceğim, fotoğraf düşlerimi, tasarılarımı gerçekleştireceğim ilginç bir ortam olmuştur.
On yıldır düzenlediğim sergiye katılan fotoğrafçılara ve söz konusu işleri sergileme olanağı sağlayan İFSAK'lı arkadaşlarıma teşekkür ederim...
"Ustalardan" sergilerinin ilki Arif Hikmet Koyunoğlu (1882-1982), Şinasi Barutçu (1906-1985) ve Baha Gelenbevi'nin (1907-1984) işlerinden oluşuyordu. Son sergilerden bazıları şunlardı: "Türk Fotoğrafında Portre Geleneği" (250 fotoğraf / 1991), "On Ustadan Yüz İstanbul Fotoğrafı" (1993), "Kadın Fotoğrafları" (1994), "Yurt Dışında Çalışan Türk Fotoğrafçıları" (1995).


Amacım; fotoğrafımızın teknik, estetik ve düşünce yapısı açısından geçirdiği evreleri belirleme, derleme  ve arşiv geleneğinden yoksun sanat ortamında kuşaklar arası kopukluğu gidermekti. "Bilgi" olmayınca film kopuyor. Günümüzden 2500 yıl önce Yunanlı filozof Heraclitus "Değişmeyen tek şey değişimdir" demiş. Günümüzde bunu büyük bir ciddiyetle kendi buluşumuz gibi kullanıyoruz. Sonuçta estetik yaşantı eğitim, bilgi, düşünce, birikimi tanıma, deneyim, beceri ve insanın dünyadaki duruşunu belirleyen belli bir felsefe üstünde yükselmektedir. Uğraştığınız dalda dünyada ve ülkenizde kendinizden önce yapılan işleri, kısaca bastığınız toprağı tanımıyorsanız ortaya çıkan işler yapay kalmaktadır. O yıllar inat ve tutku yıllarıydı. Dumanı üstünde heyecan yıllarıydı.


* Son kitabınız "Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960)" Remzi Kitabevi tarafından yayımlandı. Kitabınızın önsözünde "Arkadaşlarım beni fotoğraf tarihçisi olarak benimsediler" diyorsunuz. Fotoğraf tarihine olan ilginiz nasıl başladı?
İnsan tarihle arasına mesafe koyamaz, ya doğal olarak içindesinizdir ya da dışında. Yazmakta olduğum Rahmizade Bahaeddin monografisinin ilk ayağını araştırmak amacıyla gittiğim Girit'te gördüm ki halk geçmişini çok seviyor. Bu nedenle geleceğini kurmakta zorlanmıyor. Adanın bir köşesinde berber dükkanı duvarlarında orijinal Bahaeddin fotoğrafları görüyorsunuz. "Sat bunları bana" dediğinizde gözlerinde sizi kolunuzdan tutup sokağa atan bakışı görüyorsunuz.
Biliyorum, sizin sorunuz genel değil, fakat benim tarihe yaklaşımımın özünde aynı "Sevgi" var. Tarih "Yaşamı kurmak" demektir. Tarih geçmişin gerçekliğinden yararlanılarak yaratılan bir yaşam tablosudur. Girit olayında şunu bir kez daha anladım; adada Osmanlı egemenliğinde 150 yıl kadar huzur içinde yaşanıyor. Kuzeyde, Orta Avrupa'da ve Balkanlar'da güçler dengesinin bozulmaya başlaması adayı isyana, çete savaşına sürüklüyor. Kanlı olaylar çıkıyor. Hıristiyan dünyası adayı coğrafi ve kültürel açıdan Yunanistan ana karasının bir parçası olarak görüyor. 1877'de Rusların Osmanlı sınırlarını zorlayarak Yeşilköy'e değin dayanmaları, ülkeler arası güç dengesinin Osmanlı aleyhine zirveye ulaştığı tarihtir. 1897'de büyük devletler Girit'i siyasi ve askeri kuşatmaya alırlar. Adaya Yunan kralının oğlu vali olarak atanır. 1913'te de adada Osmanlı egemenliği son bulur. Yaşama tutunmak "Güçlü" olmayı gerektirmektedir. Doğruluk ve haklılık "Güç"le birleşirse bir yere varılabiliyor. Tarih bir okul. Onun öğrencisi olmaktan kendimi alamadım.
* Kitabınız gelecek kuşaklara o yılları oldukça ayrıntılı aktarıyor. İsminden anladığım kadarı ile 1960 sonrası da hazırlanıyor, öyle mi?
Erken Dönem Türk Fotoğrafı (1923-1960) kitabı üzerine basında çıkan yazılarda da bu soru vardı. Osmanlı yazıldı. 1923-1960 dönemi de yazıldı. 60'tan sonrasını da konuya yakın duran Seyit yazmalı beklentisi doğdu. Taşlar bir bir yerine otursun isteniyor. 60 sonrası araştırması toplumsal açıdan ve fotoğrafımızdaki gelişmeler açısından oldukça değişik bir boyuttadır. Bu iş ekip çalışması diyorum. Altyapısı var. Bugün tükenmiş olan, İFSAK yayını olarak 1987'de yayımladığımız 25 Yılın Türk Fotoğraf Tutanağı 1960-1985 adlı çalışmam iyi bir çıkış noktası olabilir. Söz konusu kitabın genişletilmesi, boşluklarının doldurulması, heyecana, düşünceye bürünmesi, ona bir ruh kazandırılması gerekmektedir. Başka işlere bölünmüş durumdayım. Kendime sorumluluklar ekleyecek güçte değilim. Bir yandan da bu işi kafamda çevirmekten kendimi alamıyorum.
* 1923-1960 dönemi araştırmalarınızı çok ayrıntılı olarak yapmışsınız. Fotoğraf kaynaklarımızın çok sınırlı olduğunu biliyoruz. Bu bilgilere ulaşmak nasıl oldu? Hangi kaynaklardan yararlandınız?
"Çok ayrıntılı" ve "çok sınırlı" olgusu birbirinin içine sığmaz. Ayrıntıyı elde etme tasarımı doğrultusunda sınırları zorlamanız gerekir. Başka bir deyişle sınırları kendiniz koyar ve içini doldurmaya çalışırsınız. İlk gençlik yıllarında fotoğraf tarihimizi "hazır" bulsaydım kendimi gerçekleştirme ve bulma adına değişik yollar arayışına girebilirdim. Başta "yokluk" etkiledi beni. Erken Cumhuriyet dönemi kitabının "Önsöz" yazısının ikinci paragrafında sorunuzun yanıtı biraz var:
Fotoğrafta kendimi bildim bileli ortada Abdullah Biraderler, Arif Hikmet Koyunoğlu gibi isimler dolaşmasına karşın, onlar için doğru dürüst hiçbir şey yazılmamıştı. Ve bu konuda parmağını kıpırdatan da yoktu. İstediğim bilgilere ulaşamamam rahatsız ediyordu. Önce iki yıl kadar Abdullah Biraderler'i araştırdım. Araştırmamın sonuçlarını Gösteri'de yayımladım. O günkü olanaklarımla, yakınlarıyla ilişki kurulması, mezarlarının saptanması, Venedik St. Lazar Manastırı'ndan Yaseyi Dayetsi'nin hazırladığı kitabı getirmem ve kitabın çevrilmesi, kilise ve Venedik'te gittikleri Moorat Raphael Okulu kayıtlarına ulaşılması güç oldu, zamanımı aldı. Aynı dönemde fotoğraf tarihi açısından Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ni taradım. Arif Hikmet Koyunoğlu'nu tanıma fırsatını yakaladım. Çalışmaların yarattığı akıntıya ve arkadaşlarımın telkinlerine kapılarak fotoğraf çekmeyi bıraktım. İş ve özel yaşamım bana yüzyıl öncesine, okuyamadığım eski harfli döneme ilişkin geniş çaplı, derinliğine araştırmalar yapma olanağı tanımamaya başlamıştı. Çember giderek daralıyordu. Ben de kendime daha yakın bulduğum, Osmanlı fotoğrafına oranla araştırma sorunu bir ölçüde az olan, Cumhuriyet dönemine yöneldim...
Tarih, kendi içinde bütünlüğü olan bir süreç. İnsanlar ve zaman sizi içine alır. Ve işler kendini dayatır; Başbakanlık Osmanlı Arşivi'ndeki konuya ilişkin defterlerin, dönemin gazete ve dergilerinin, kaynak kitapların taranması, görsel malzemeye ulaşma çabası çalışmanın ilk adımlarıdır. Dönemin tanıklarıyla, eski ustalarıyla röportajlar olmazsa olmazlardandır. Fotoğrafçıların yerlerine belgeli olarak ulaşma amacıyla dönemin telefon rehberleri atlanmamalıdır. Tüm bunları bir tabana oturtabilmeniz ülkenin genel tarihini kavramanıza bağlıdır. Kaynağın adresini bilmeniz, ona ulaşmanız, doğru ve eksiksiz değerlendirmeniz gerekmektedir. Elinizi çabuk tutmanız kaçınılmazdır. Yaşlı insanları her an yitirebilirsiniz. Tanığın geçmişini yeterince anımsamaması ya da verilen bilgilerin birbirini tutmaması önemli bir sorundur. Fotoğrafçının kendini emekliye ayırdığında etik anlayışı nedeniyle negatiflerini imha etmesi ya da çektiği çıplak çalışmaları yayımlamaktan çekinmesi bir yaradır.
Bazen bulduğunuz belgeyi almaya paranız yetmez. Sizi tanıyan sahaf "Tutkun. Nasıl olsa alacak" düşüncesiyle spekülasyon yapabilir. Cumhuriyet dönemini de çalışsanız bulgularınızı köklendirme çabanız sizi Osmanlıya, eski yazı belgelere götürür. Onları okutmak yetmez. Bugünkü anlaşılır dile çevirtmelisiniz. Sanatçı yakınlarının belgeleri, fotoğrafları korumamış olmaları ayrı bir konu. Zamanında kendi yaptığı işin önemini kavrayamayan, kendi halinde yaşayan insanlar vardır. Öykücümüz Sait Faik gibi; öldüğünde yakınları "Biz onun büyük adam olduğunu cenazesinde anladık" demişlerdir. Yine de kırılmaz, arta kalan bilgi kırıntılarını arkeolog titizliğiyle derleyip toplamaya çalışırsınız.
"Hangi kaynaklardan yararlandınız?" diye sormuştunuz. Kitabımda her bölümün sonunda kaynaklar belirtilmiştir. Sorunuz beni başka yerlere götürdü. Ülkemizde araştırmacıların karşılaştıkları "kaynak" sorunu çilesini anlatmak istedim.
* Fotoğraf arşiviniz ne durumda? Arşiv denecek bir şey var mı?
Ülkemizde fotoğraf arşivciliği disiplininin geliştiği söylenemez. Tek tek yetersiz bazı çabalar var. Kültür coğrafyamızda derleme kütüphaneciliği, müzecilik, galericilik, koleksiyonculuk, arşivcilik bir bütünün parçalarıdır. Tümü ülke kültürüne verilen değerden güç alır. Bunların sıcaklığı, heyecanı, sevgisi, tutkusu insanları sarmadığı sürece tekrar halka dönecek, düzenli birikim oluşmaz. Yasa çıkarmakla da olmaz. Derleme yasası 1934'te çıkmıştır. Bugün derleme kütüphaneleri "Felç" olmuş durumdadır. Yapılar ve sistem uzun vadede gereksinimlere yanıt verecek nitelikte planlanmamıştır. Kadro sıkıntısı vardır. Müzeleri "Depo" olmaktan kurtarma, onları yaşama geçirme, galericilik, koleksiyonculuk arz-talep dengesi içinde önemli yatırım gerekmektedir. Konusunda iyi yetişmiş insanlar, sağlıklı saklama ortamları, yapıtları onaracak, yaşatacak sanat bilincine sahip uzmanlar, yapıtlara kolay ulaşılabilecek düzenleme ve sergileme olanağı sağlanmalıdır. Konu çok dallı budaklı. Birkaç fotoğraf toplayıp bir kenara atmakla bu iş yürümez. İlgi duyulan dalın ülkedeki tarihini bilmek, bu işe gönül vermiş insanları izleme, soluklu-soluksuz çabaları birbirinden ayırma, dönem dönem işlerini toplama ve onları değerlendirmek gerekmektedir.
* Bu dönem fotoğraf dünyası üzerinde araştırma yaparken Cumhuriyet tarihimizi de göz önüne sermişsiniz. Ülkemizin koşulları fotoğrafçılarımızı nasıl etkiledi?
Hiçbir sosyal-kültürel hareketi ülke ve dünya koşullarının dışında düşünemezsiniz. Bugün yaşamın altyapısı olan ekonominin düştüğü kötünün kötüsü durum temelde dünyadaki gelişmelere ayak uyduramamaktan kaynaklanmaktadır. Ülkede yaşam koşullarını belirleyen siyasi erktir. Cumhuriyet yönetimlerinin kültür ve sanat için ne yaptıklarına bakmak lazım. Kitabımda bunu yapıyorum. 1923-1960 dönemi, bu açıdan Atatürk'lü yıllar ve sonrası olmak üzere iki planda düşünülebilir. Atatürk'lü yıllar ülkeyi her anlamda yoktan var etme heyecanının sardığı bir dönemdir. Atatürk, sanatı yaşam dengesi içinde gereken yere oturtmuş, ideallerinin gerçekleşmesi yolunda atılımlar yapmış, bir düşünce dünyası kurmaya çalışmıştır. İsmet İnönü döneminde kurumlaşma yoğunlaşmış, sanat eğitimi halk çizgisinde yaşama geçmiş, yayıncılık ivme kazanmıştır. Fotoğrafın belge niteliği öne çıkmış, amatörlük desteklenmiştir. Söz konusu döneme egemen olan korumacı-devletçi politika, yaşamı yukarıdan düzenlemek istemiştir. Kaynak yaratılarak, içten gelen, zamana yayılmış, köklü eğitime dayalı bir kültürel devinim yaratma olanağı yakalanamamıştır. Bu ortamda "Duygu" ve "Heyecan" çizgisinde kalan fotoğrafçılarımız kendilerine özgü bir güzellik duyumunu gerçekleştirmişlerdir. Yalın, abartısız, romantik atılımcı, öyküsel bir seçki ortaya çıkmıştır.
* Bugüne kadar pek çok kitabınız yayımlandı, yayımlamayı düşündüğünüz yeni çalışmalarınız var mı? Bu yoğun araştırmalardan fotoğraf çekmeye zamanınız kalıyor mu? Ve bunca uğraşının sonucunda kitaplarınıza ne kadar ulaşıldığını düşünüyorsunuz?
Soruların iç içelikleri nedeniyle toplu olarak yanıtlayacağım.
İlk gençlik yıllarımda edebiyata çok yakınlık duyuyordum. Fotoğrafa ilgi duymaya başladığımda çevremde yol gösterecek kimse yoktu. Eski alışkanlıkla kitaplara sarıldım. Bu beni fotoğraf kitapları sergisi açmaya ve katalog çıkarmaya değin götürdü. 1980 sonrası, fotoğrafçılıktan yazmaya yumuşak bir geçiş oldu. Yazma eğilimi fotoğrafçılığı bastırdı. Sanatsal amaçlı fotoğraf çekmek benim için 80'li yılların başından beri yavaş yavaş tarihe karıştı. Araştırma, yazma kendimi anlatmanın başka bir yoluydu. 1980-1990 yılları Cumhuriyet, Hürriyet gazeteleri, Sanat Olayı, Gösteri, Milliyet Sanat, İFSAK, AFSAD, Refo Fotoğraf Sanatı dergilerinde yüzün üzerinde yazım yayımlandı. Daha sonra kitap ve sergi derleme çalışmaları nedeniyle dergi ve gazetelerdeki yazı tempom düştü. Ayrıca 1995'te ağır bir rahatsızlık geçirdim. Artık sağlığıma ve geleceğime güvenmiyor; vaktimin daralmakta olduğunu düşünüyordum. Bu nedenle, tamamen kitap çalışmalarına ağırlık verdim.
Sırasıyla 1982'de Türkçe Fotoğraf Yayınları Kataloğu 1871-1982 (genişletilmiş baskı 1993), 1987'de 25 Yılın Türk Fotoğraf Tutanağı 1960-1985, 1995'te Fotoğrafımızda Tartışma adlı, Gültekin Çizgen ile mektup yoluyla yaptığım tartışma, 1998'de Fotoğrafın Gölgesinde anı / deneme ve bu yıl Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı 1923-1960 kitabı yayımlandı.
Projelerim var; 2001 Ekim / Kasım aylarında son kitabıma bağlı olarak 1923-1960 döneminin orijinal fotoğraflarından oluşan bir sergi açıyorum. Yer; Ara Güler'in Galatasaray Tosbağa Sokak'ta bulunan stüdyosunun altında yeni açılan "Ara Cafe". İmza günü ve açılış; 13 Ekim Cumartesi, saat 18.00-21.00. Sergi 30 Kasım 2001 tarihine değin izlenecektir. Ayrıca fotoğraf duygusu, düşüncesi, imgesi üstüne kurulmuş şiir ve düzyazı gibi edebiyat yapıtları seçkisini içeren bir antoloji hazırladım. Geniş inceleme metni ekledim. Adı; Fotoğraf Söz Kavuşması. Behçet Necatigil bir şiirinde: Solmuş sarı fotoğraf, duvarda, bir zaman / Çektiğimiz -şiirin başka bir tanımı diyor. Şiir / fotoğraf ilişkisini sorguladığım kitabımı şu an anda basacak yayınevi arayışındayım.
Yukarıda sözünü ettiğim Rahmizade Bahaeddin monografisinin malzemesi hazır. Benim için söz konusu araştırma 20. yüzyıla stüdyo fotoğrafçılığına nasıl bir kapıdan girdiğimizi gözler önüne serme açısından önemlidir. Bahaeddin değişik dönemlerinde başarıdan aldanışa, varsıllıktan yoksulluğa değin uzanırken, yaşamının ortak paydası özgürlük, yardım, hoşgörü, insan hakları, kültür ve yurttaşlık bilinci olmuştur. Fotoğrafçılık mesleğinde kusursuzluğu ilke edinmiştir. Bahaeddin, bazılarının dediği gibi "İlk Müslüman Türk fotoğrafçısı" değildir. Bunun pek önemi de yoktur. Kültürü, yaşama bakışı, kişiliği ve mücadelesiyle o belki bir "ilk" ve "son"dur.
"Kitap" yaşamı biçimlendiren bir değer. Ülkenin "kitap" tablosu karanlık, 1934 yılında 10 bin 275 kişiye bir kitap, 1995'te 12 bin 89 kişiye bir kitap düşmüş, 60 yılda okur sayısında değişme olmamıştır. Yazılı kültüre geçememenin gizli sancısını çekiyoruz toplum olarak. Çoğunluk bunun bilincinde değil. Dibimizdeki Bulgaristan'ın kütüphanelerinde kitap sayısı 41 milyon. Bizde 11 milyon. Onlarda kütüphane sayısı 4 bin 237, bizde 1310. Avrupa Birliği'nin Bulgar insanına tanıdığı serbest dolaşım hakkı bize tanınmıyor. Yıllardır ulusal gelir kıpırdamıyor. Dar yapımıza kilitlenmişiz.
Bilimin uygulanma alanı olan teknolojide, ürünleri "fiyakalı" bir biçimde kullanmayı seviyor, buluş ve üretme konusuna aldırmıyoruz. Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) İnsani Gelişme Raporu'nun bu yılki konusu "Teknoloji ve İnsan". Değerlendirme kapsamına alınan 72 ülke sırasıyla 3 derecede sınıflandırılıyor. Biz bunların dışında "diğer" grubundayız. Rapor "Biyoteknoloji ve bilgi teknolojisi konusunda geri kalan ülkeler 21. yüzyıl trenine binemeyecekler" diyor. Kitap yayını sınırlı, araştırma ve geliştirme yetersiz. Çağdaş dünyada güç dengeleri artık savaşlarla değil, bilgiyle kurulmaktadır.
Hasan Bülent Kahraman Radikal'de çıkan "Kitabın Makus Talihi" (17 Mayıs 2001) başlıklı yazısında "Felsefemiz olmadığı için okumayla hayatı özleştiremedik; çünkü bizim burjuvazimiz olmadı, onun iktidar mücadelesi yaşanmadı, bilgi, hayatı dönüştürecek bir gereksinim haline gelmedi!.. Kitaplı uygarlığı gerçekleştiremedik" diyor. "Kitap" sorunu çok yönlü ve karmaşık. Toparlayacak olursak; toplum denen kökleri derinde görkemli ağacın yetişmesi, keyifli meyveler üretmesi yüzlerce yıl alabiliyor.
Yazı, okunmasın diye yazılmaz. Yarınların güzel olacağı yönündeki umudumu korumaya çalışıyorum. Bir şarkıda "Ne sevgim bitti ne kavgam" deniliyor. Ülke 2001'de Cumhuriyet tarihinin en büyük güven bunalımını yaşıyor. Toprak ayağımın altından zaman zaman kayıyor. Yine de ayakta kalmaya çalışıyorum. İnsanın kendisiyle ve dünyasıyla kavgası biterse bitkisel yaşama geçer düşüncesindeyim.
* Tüm sanat dallarının iç içe geçtiği bugünkü sanat ortamı içinde fotoğrafın yeri ve önemi nedir?
Görsel kültür ve ideolojisi toplumda "Baskın değer" olarak kendini artan bir tempoda duyumsatmaktadır. Görsel kültür teknesinde felsefe, estetik, sanat sosyolojisi ve psikolojisi bir arada yoğurulmaktadır. Kurallarına uygun bir yaratıcılığın ürünü bile olsa insanı aşağı çeken sanat ürünü benim dışımdadır. Sanat bana göre düş, düşünce sorgulaması, heyecan, duyarlılık, incelik, arayış, bilgi harmanıdır. Görme ve gördürme noktaları arasında çileli bir süreçtir. Yaygın deyimiyle yaşamın yeniden üretilmesidir. Sanat malzemesinin niteliği, kurgusu, özü belirleyicidir. Hangi malzemeyle yapılırsa yapılsın önemli olan ortaya çıkan yapıtın insanları etkileme gücüdür. Fotoğraf bu bağlamda dünyada "dil" olarak seçkin bir kimlik kazanmıştır. İnsanlığın aynası olmuştur. En safından bulunmuş, seçilmiş ve ışıkla yazılmış görüntü bir karşılıktır. Fotoğrafçının dünyaya ilişkin izlenimlerinin geçmiş, bugün ve gelecek ekseninde yorumu ve başkaldırışıdır.
* Sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Sözlerimi Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı adlı kitabın "Genel Bakış" bölümünün son cümlesiyle bağlamak istiyorum; sanat ateşiyle yanan tüm dostlara, geçmişle hesaplaşma, geleceği kurma sorumluluğunu, sevgiyi, tutkuyu anımsatan bir MERHABA.

 

 

 

****************************************************

 

Gösteri Sanat Edebiyat Dergisi Sayı 2 - 31 Eylül 2001
Merih Akoğul
Fotoğraflar kadar imzalarını da yaşatacak bir kitap
Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı

 

Seyit Ali Ak'ın 'Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960)' kitabı fotoğraf çeken, bu sanatın geçmişini öğrenmek ve Türk fotoğraf tarihi ile ilgili bilgi edinmek isteyen geniş bir okuyucu kitlesi için önemli bilgiler içeriyor. Yalnız fotoğrafla ilgilenenler değil herkes sararmış fotoğraflardaki imzaların kimler olduğunu, bu fotoğrafların nasıl çekildiklerini öğrenecek

 

Her ülke fotoğrafının kendine özgü yapısal sorunları içermesi gibi, bugün, günümüzün Türk fotoğrafı da kendi sorunlarıyla varoluş mücadelesini sürdürmektedir. Hem de bu mücadele, -Tanzimat'ın ilan edildiği yılla aynı döneme denk düşen- Takvim-i Vekayi gazetesinin 28 Ekim 1839 tarihli 186. sayısında fotoğrafın bulunuşuyla ilgili yer alan haberdeki (öncülü olmadığı için açıklamakta zorluk çekilen) tuhaf betimlemelerden; şu satırların yazıldığı 2001 yılının Temmuz ayına kadar geçen bir süreci içermektedir.
Tarihsel bağlamda, günün değerlerinin kavranabilmesi; ancak o konuyla ilgili geçmişte yapılan çalışmaların incelenmesi, karanlıkta kalan noktaların araştırılması, elde edilecek bilgilerin bir araya getirilerek aynı konuda daha önce yapılan çalışmalarla birlikte kategorize edilmesiyle olur. Geçmişten taşınan böyle bir çalışma, aynı zamanda geleceğe ait tasarımların hem dizgesel hem de her türlü dizgeden uzak sezgisel / tahmini ilerleyişine ışık tutar. Böylece, bugün ile gelecek arasında kurulacak bir köprünün yapı taşlarının geçmişten getirilmesi ve buna duyulan gereksinim oldukça mantıklıdır. Tarih bellektir. Her türlü unutuluşa karşı kaynakların varlığı ve işaret ettikleri anlara ait öznel olaylar, bir yapbozun parçaları gibi genel panoramanın oluşmasına yardımcı olacaktır.


Zira, geçmişi sözlü geleneğe bağlı olan ve yazmaya üşenen toplumların belgeleri her zaman yetersiz kalmış ve ardı sıra gelen karmaşaya açık olmuştur. Bilgilere -ya da belgelere- sahip olan kişilerin bir biçimde izlerini kaybettirmeleriyle tarih yok olmakta; tesadüfi bir biçimde belgelerin bulunacağı güne kadar her şey karanlıkta kalmaktadır. Bu gidişe karşı duran; coğrafyası, sosyolojik ve siyasal yapısı, psikolojisi, gelenek ve inanışlarıyla Türk fotoğraf belleğinin oluşturulmasında, yazıları, sergi ve kitaplarıyla katkıda bulunan araştırmacılar, üst bir bakışla bir elin parmakları kadardır. Geçen ay Remzi Kitabevi tarafından Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960) isimli kitabı yayımlanan, yıllarını fotoğrafa vermiş Seyit Ali Ak söz konusu ettiğimiz araştırmacıların en üretkenlerinden biridir.


Fotoğraf konusunda, araştırmacı kişiliğiyle tanınan Seyit Ali Ak'ın, bir fotoğrafçı arkasından yıllarca iz sürdüğünü, gerektiğinde Vatikan'a kadar uzandığını ya da geçtiğimiz günlerde olduğu gibi Girit adasına kadar gidip ilk Müslüman Türk fotoğrafçısı olarak kabul edilen Rahmizâde Bahaeddin ile ilgili araştırmalar yaptığını; yeni belgeler ve bilgilerle geldiğini de biliyoruz.


Yaşanmışa olan ilgi, sıradanmış gibi gözüken olayların ardındaki anlam, fotoğraf tarihimize katkısı olabilecek her anekdot, Ak için bir hazine değeri taşımakta ve ardından gidilecek bir konu oluşturmaktadır. Seyit Ali Ak'ın uzun süredir üzerinde çalıştığını bildiğimiz Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960) kitabı, gerçekten de Türk fotoğrafının varoluş mücadelesi verdiği en önemli dönemlerden biriyle ilgili yadsınamaz bir boşluğu dolduruyor.


Bugüne kadar yapılan ve asla tam olarak bir topografyanın sunulmadığı çalışmaların çoğunda, yalnızca daha önce karşılaşılan yazılı kaynaklardan yararlanılıyordu. Seyit Ali Ak bu kitabında yalnızca kendisinden önce yayımlanmış belgelerden yararlanmıyor; aynı zamanda da yaptığı araştırmalar sonucunda ulaşabildiği birinci ve ikinci el kaynakları da kullanıyor. Fotoğrafçılarla görüşüyor, onların görüntülerini saptıyor, sorunlarını soruyor; ölmüş olanların yakınlarını buluyor, malzeme topluyor, arşivleri araştırıyor ve sonunda ele geçen tüm verileri birleştirerek, o kişi veya konu ile ilgili araştırmalarını yazıyor.
Cumhuriyet Dönemi Fotoğrafı'na genel bir bakışla başlayan kitap, Osmanlı'dan Cumhuriyet Dönemi'ne, Ulusal Mücadele, 20. Yüzyılın Başları, İlk Müslüman Türk Stüdyo Fotoğrafçıları, Fotoğrafçılıktaki Gelişmeler, Gazete Fotoğrafçılığının Gelişimi, Kültür Atılımı, Amatör Fotoğrafçılığın Gelişimi, Yaşamın Bir Yükseliş Noktası Olarak Fotoğraf, Eğitim ve Son Bakış bölümleriyle 336 sayfa boyunca sürüyor.


Seyit Ali Ak, kitabının girişinde sanat ve fotoğrafın Osmanlı ile olan ilgisini irdeliyor; Cumhuriyet dönemine kadar olan ülke koşullarını sıralayarak kitabını kurgulamaya başlayor. Saray fotoğrafçılığının altını çiziyor. Bilindiği gibi Osmanlı sarayında tahta çıkış törenleri, sünnet törenleri, önemli günlerde yapılan geçit törenleri o günlerden bize fotoğraflarla kalan çarpıcı tarihsel anlardır. Bu konuda en ünlü kişi elbette ki (Gerektiğinde fotoğraflardaki insanların fizyonomilerine bakarak onlar hakkında kararlar veren) padişah II. Abdülhamit'tir. Sözünü ettiğimiz günlerde fotoğrafçıların tümünün gayrımüslim olduğunu biliyoruz. Bu dönemlerde yine II. Abdülhamit'in emriyle oluşturulan Yıldız Albümleri, yalnız fotoğraf tarihimiz açısından değil dönemin mimarisi, gelenekleri özetle tüm tarihi açısından da büyük önem taşımaktadır.


Kitapta birçok fotoğrafçı hakkında da bilgiler yer alıyor: İlk Müslüman Türk fotoğrafçımız Rahmizâde Bahaeddin Bediz'le de ilgili bir yazıdan sonra; yine birçok görüntüsü günümüze ulaşan çok özel bir dönem, Kurtuluş Savaşı ele alınıyor. Kurtuluş Savaşı sırasında çekilen fotoğraflar ve Atatürk fotoğrafları, Türk fotoğraf tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. Savaş sırasında Esat Nedim Tengizman'ın, Etem Tem'in fotoğraflarıyla (Hepimizin bildiği ünlü Kocatepe fotoğrafı, Tem tarafından çekilmiştir) Kurtuluş Savaşı tarihimiz Atatürk odaklı olarak belgelenmiştir.


Türk fotoğrafının gelişim sürecinde önemli bir yeri olan birçok fotoğrafçı da bu kitapta yer alıyor. Ünlü gazeteci Burhan Felek, mimar Arif Hikmet Koyunoğlu ve ilk profesyonel kadın fotoğrafçımız olan Naciye Suman... Fotoğrafçılığın gelişip yaygınlaşmasında stüdyoların ve stüdyo fotoğrafçılarının büyük payı vardır. İnsanların kendilerini bir fotoğrafta görme tutkusu, Türkiye'nin birçok şehrinde stüdyo sayılarının artmasını sağlamıştır. Kitapta İstanbul, Ankara, İzmir, Trabzon, Sivas, Konya gibi illerimizin ünlü fotoğraf stüdyoları ve bu stüdyoların sahipleri de ele alınıyor.


Foto muhabirliği ise ayrı bir dünyadır. Basında çalışan fotoğrafçıların (muhabirlerin) dünyasına da bir büyüteç tutuyor Seyit Ali Ak. Hem onların çektiği fotoğraflara hem de görev başında çalışırlarken çekilmiş fotoğraflarına yer verilmiş kitapta. Bu bölümde, Atatürk'ün fotoğrafçılarla ilişkisi -ki Atatürk fotoğrafları, Türk fotoğraf tarihinde çok önemli bir yer tutmaktadır- üzerine yorumları da yer alıyor: "Atatürk'ün yaşamı boyunca fotoğrafçılara gösterdiği yakınlık, bir liderin gazetecilerle 'haber olsun' düşüncesiyle kurduğu sıradan ilişkiyi aşmaktadır. Aralarında o görkemli tarihsel dönemin görsel destanını ortaya çıkarma amacıyla yapılmış, dillendirilmeyen bir anlaşmadan söz edilebilir."


Halkevleri'nin Cumhuriyet Türkiye'si aydınlanmasında rolü çok önemlidir. Burada fotoğrafçılık çalışmalarının da Türk fotoğrafının gelişimindeki rolü büyüktür. Kitapta bununla ilgili bir bölüm de yer alıyor. Geçen zaman paralelinde, fotoğrafın mantık ve teknik sorunları halledilmeye çalışılırken, sanat yönü de yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Fotoğrafçılar amatörce de olsa, fotoğrafta estetiğe dikkat etmeye, farklı kompozisyonlar yaratmaya başladılar ve günümüze kadar gelen özenli yaklaşımları gerçekleştirip, kendi bakış açılarını ve üsluplarını oluşturdular. Dernekler ve grupların da kurulmasıyla ivme arttı. İşte, Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı kitabında tüm bu gelişmeler, konu başlıkları ve kişilerin tanıtımlarıyla ayrıntılı bir biçimde veriliyor. Ak, kitabında yalnızca fotoğrafları ele almıyor; Türkiye'nin toplumsal arka planını da vererek, Cumhuriyet döneminde fotoğraftaki gelişmeleri de birarada sunuyor.


Seyit Ali Ak kitabını kurgularken farklı bir yöntem denemiş, her bölüm adeta bağımsız makalelerden oluşan, keyifli anekdotlarla süslü, akıcı bir denemeler topluluğundan oluşuyor. Bir öykü kitabı okur gibi, fotoğraf tarihimizin bu çok önemli zaman aralığını ayrıntılarıyla öğreniyoruz.


Diğer fotoğraf araştırmacılarına düşen de, bu belgelerin ışığında kendi belge ve savlarını, bu kitapla karşılaştırmak. Eksikleri tamamlamak, varsa yanlışları gidermek. Tarih her ne kadar belgelerin toplamı da olsa; sonuçta bu belgeleri oluşturan yaşanmış olayların kaydı ve düzenleyenlerin yaklaşımları da kişisel özellikler taşımaktadır. Tarihin kendisinin olmasa bile, ele alınışının yoruma açık olduğunun hepimiz farkındayız.
Sonuç olarak; fotoğraf çeken, geçmişini öğrenmek ve Türk fotoğraf tarihi ile ilgili bilgi edinmek isteyen geniş bir okuyucu kitlesi için Erken Cumhuriyet Dönemi Türk Fotoğrafı (1923-1960) kitabı önemli bilgiler içeriyor. Kitap, gerçek bir fotoğraf panoramasının oluşmasında geçmişe yönelik olarak, ciddi bir boşluğu dolduran oylumlu bir çalışma.

 

Resimaltları

Tarihimizi belgeleyen Etem Tem'in bir fotoğrafı: Atatürk ve Şah Rıza Pehlevi, 1934.

İlk Müslüman Türk fotoğrafçı Rahmizâde Behaeddin Bediz'in (üstte) fotoğraflarından birinin arka yüzü (yanda).

Baha Gelenbevi'nin fotoğraflarından.